30 Temmuz 2009 Perşembe

Hastalıklar

Hastalıklar hakkında kısa bilgiler

Uçuk Jinjivit Nefes darlığı İdrar yollarında yanma Migren Miyopluk Bronşit Kuduz Ferç kaşıntısı Sinirsel ağrılar Anne sütünün azlığı Peltelik Gece körlüğü Şarbon Tırnak iltihabı Ağız yaraları Kan işemek Adenit Loğusa humması Uyuz Karaciğer hastalıkları Ayak burkulması Nefrit Ağrılı aybaşı hali İdrar zorluğu Karaciğer yetersizliği Sivilceler Zatülcenp Saç dökülmesi Sıraca Çiller İncinmek Prostat iltihabı Gözkapağı şişliği Astigmatlık Sıtma Uykusuzluk Sağ Kalp Yetmezliği Kalp yetmezliği Kekemelik Fistül İshal Dolama Çocuk felci Güneş çarpması Basur Tifo Paratifo Akrep sokması Şişmanlık Sinüzit Baş ağrıları Lösemi Şeker hastalığı Boğaz iltihabı Balgam İdrar torbası iltihabı Gözkapağı iltihabı Kulak iltihabı Göğüste su toplaması Bademcik iltihabı Kuşpalazı Prostat kanseri İsteri Kemik veremi Hararet Böbrek taşı Göz kaşıntısı Yılancık Nefes kokusu Kalınbağırsak iltihabı Fazla terlemek Ur Kellik Tansiyon Dalak hastalıkları Raşitizm Hıçkırık Siğiller Gevşek penis Damar sertliği Fıtık Sinirsel kusma Kulak ağrısı Sarılık Kulak çınlaması Zona Çıbanlar Sağırlık Bağırsak gazı Sinir bozukluğu İsilik İdrarda kan görülmesi Kör çıban Zatürree İdrar tutukluğu Kloroz Ergenlik sivilceleri Yorgunluk Mide yanması Dil ülseri Ayak çıbanı Yaralar Çocuklarda gelişme bozuklukları Gastrit Ateş Zayıflık Hazımsızlık Kulunç ağrısı Ses kısıklığı Karın ağrısı Kalp hastalıkları Adale romatizması Çok uyumak Aybaşı kanamasının gecikmesi Frengi Altını ıslatmak Burun ahtapotu Fil hastalığı Başdönmeleri Gazlar Burun kanaması Prostat büyümesi Tavukkarası Kulak akıntısı Halsizlik Sinirsel hazımsızlık Sık sık idrara gitme Aybaşı kanaması yokluğu Aybaşı düzensizliği İktidarsızlık Katarakt Husye torbası şişliği Ileitis Dudak çatlaması Göz ağrısı Göz tiki Ses kaybı Nezle Burkulmalar Bel ağrısı Apandisit Burun akıntısı Böcek sokması Dizanteri Romatizma Bayılmalar Rahim iltihabı Dil felci Kurdeşen Kırıklar Varis ülseri Ödem Mide ülseri Bağırsak solucanları Dölyolu akıntısı Rahim urları Ayak şişmesi Saman nezlesi Guatr Üremi Burun tıkanıklığı Safra taşları Astım Kramp Deri kanseri Verem Dil iltihabı Nevralji Sara Rahim egzaması İdrar tutamamak Saç ve sakal ağarması Egzama Arpacık Onikiparmak bağırsağı ülseri Albüminüri Kemik yumuşaması Abse Ayak ağrıları Karaciğer şişmesi Kabızlık Siyatik Horlama Havale Tifüs Ezikler Cinsel soğukluk Alerji Veba Kızamıkçık Kolera Kızıl Hava yutma Temriye Sedef hastalığı Enfarktüs Deri lekeleri El ve ayak titremeleri Lumbago Deri iltihabı Böbrek ağrısı Varis Dil büyümesi Saçkıran Kaşıntı Güneş yanığı Aybaşı kanamasının uzun sürmesi Şirpençe Sakal iltihabı Aşırı aybaşı kanaması Kan çıbanı Göz kanlanması Aybaşı kanaması azlığı Salgın menenjit Kanda kolestrol yüksekliği Kemik iltihabı Çiçek hastalığı Donmalar Üşümek Titremek Gıda zehirlenmeleri Kalp romatizması Göz sulanması Mide tembelliği Göz iltihabı Böbrek kumu Ayak terlemesi Arı sokması Tansiyon yüksekliği Boyun tutulması Yanıklar Çarpıntı Nikris hastalığı Nevrasteni Kansızlık Rahim sarkması Çürükler Uyurgezerlik Geğirmek Hemofili Kızamık Zihin yorgunluğu Safra kesesi iltihabı Bağırsak kanaması Bel gevşekliği Deri kuruluğu Paslı dil İdraryolları iltihabı Ekstrasistol Kısırlık Rahim kanaması Siroz Diş ağrısı Anus kaşıntısı Rahim kanseri Gözbebekleri iltihabı Belsoğukluğu Çıkıklar Felç Kum sancıları Nasır Kabakulak Doğum sancıları Pamukçuk Bağırsak iltihabı Kusmak Kan tükürmek Yumrulu Guatr Grip Kulak kiri Böbrek iltihabı Boğaz ağrısı Skorbüt Saçların kepeklenmesi Kalp ağrısı Yılan sokması İştahsızlık

PROSTATIT

PROSTATIT
Prostatit; prostat iltihabına verilen genel isimdir.

Akut Bakteriyel Prostatit

Genellikle prostat absesi ile birlikte bulunur. Gram negatif adı verilen bakteri grubu tarafından meydana getirilirler. En sık neden olan bakteriler: E. coli, proteus ve klepsielladır. Bazen stafilokok ve enterokok gibi gram pozitif bakteriler de neden olabilir.

Titremelerle yükselen ateş, idrar yollarına ait şikayetler, ve penis ile makat arasında ağrı ile kendini gösterir. İdrar yapamama, eklem ağrıları ve kas ağrısı da eşlik edebilir. Bazen absenin kendiliğinden boşalması sonucu penisin ucundan akıntı gelir.

Tedavide genelde ikili antibiyotik enjeksiyonu tercih edilir. İdrar tutulumu varsa penisin hemen üzerinden enjektör ile idrar dışarı alınır. Abse varsa boşaltılır.

Kronik Bakteriyel Prostatit

Yine yukarıda adı geçen bakteriler neden olur. Prostat masajı ile alınan örnekte bakteri üretilebilir. Muayene sırasında ağrı meydana gelmez. Ateş gibi akut enfeksiyon bulguları yoktur.

Tedavide esas; prostat sıvısına en fazla geçen antibiyotiklerle uzun süreli tedavi uygulamaktır (3 ay kadar). Tedavide trimetoprim-sulfametoksazol, sadece trimetoprim, indanil karbenisilin, doksisiklin ve eritromisin kullanılabilir.

Kronik bakteriyel prostatit ile sıklıkla karışan durum, kronik abakteriyel prostatittir. Bu hastalıkta klamidya, mikoplazma, üreaplazma gibi mikroorganizmaların etken olduğu düşünülmektedir.

Akapunktur

Akapunktur
Klasik Çin tıbbında insan yaşayan evrenin bir parçası olarak kabul edilir ve herşeyin içinde varolan evrensel gücün insanın da içinde bulunduğuna inanılır. “Chi” adı verilen bu enerji insan vücudunda “meridyen” denilen kanallarda dolaşır. Akupunktur yöntemi ile bu kanallarda meydana gelen enerji dolaşım engelini ortadan kaldırarak dengeyi sağlamak ve bu şekilde hastalığı önlemek amaçlanır.

İnsan vücudunun kendi kendini onarım gücü çok yüksektir. Vücudumuzda bu gücü harekete geçiren belli uyarı noktaları vardır ki, bunlara “akupunktur noktaları” denir. Bu noktalar uyarılarak vücudumuzdaki enerji dolaşımı normale döndürülür ve hastalık hali ortadan kaldırılır. Böylece organizma ilaç tedavisine gerek kalmadan, kendi olanaklarıyla hastalığın ortadan kalkmasını sağlar. Hastalığın belirtilerine değil, nedenine yönelik bir tedavi metodudur.

Hipokrat, canlıların kendi kendilerine iyi olma kudretlerinden ve iç hekimden bahseder. Paracelcus, “Hiçbir hayat sadece dış hekimin çabalarıyla varolamaz; dış hekim, iç hekime yardımcı olabilir.” der.

Akupunktur organizmanın kendi kendini tedavi ettiği bir metottur ve en önemli özelliği yan etkisinin olmamasıdır. Bu tedavi metodunu üç ana başlık altında toplayabiliriz:

Çeşitli hastalıkların tedavisi
Analjezi-anestezi
Alışkanlık tedavisi
Özellikle Uzakdoğu ülkelerinde kullanılan ilaçsız tedavi yöntemi akupunktur, Türkiye’de de hızla yaygınlaşmaktadır. Üniversitelerde ders olarak okutulan akupunktur, alternatif tıp olarak değerlendirilmemelidir; binlerce yıllık geçmişiyle akupunktur tıbbın kendisidir.


AKUPUNKTURUN FELSEFESİ


Batı düşüncesi olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirir. Çin düşüncesine göre ise, çeşitli olgular bir bütünlüğün parçasıdır ve birbirleriyle ilişki içindedir.

Düşünce temelindeki bu farklılıklar, tıbbi uygulamada da kendini gösterir. Batı tıbbı analitiktir; derin nedensel bağlantılara girer, ayrıntılı sınıflamalar yapar. Çin tıbbında ise, semptomlar ve bulgular hep birlikte değerlendirilerek toparlanır ve bir bütüne varılmaya çalışılır. Çin tıbbına göre hastalık belirli bir zamanda, belirli bir kişide ortaya çıkan bir olgudur. Hastalık değil, hasta ön planda değerlendirilir. Buna göre, Tradisyonel Çin Tıbbı’nda mental (zihinsel), emosyonel (duygusal) ve fiziksel bulgular birlikte ele alınır.

Vücutta Yin ve Yang adı verilen birbirine zıt, ancak uyum içinde iki eneji vardır. Bunu gösteren ambleme Taiji (Büyük İkilem) denir. Siyah Yin’i, beyaz Yang’ı simgeler. Ancak, Yin’in içinde Yang, Yang’ın içinde de Yin vardır. Yin ve Yang’ın dengelenmesi normalliğe, dengenin bozulması anormalliğe yol açar. Dengesiz Yin ve Yang, denge arayışı içerisinde sürekli kendilerini değiştirirler. Bu dengenin sağlanması için doktor iğneler ile, ilgili akupunktur noktalarını uyararak hastayı tedavi eder.


AKUPUNKTURUN TARİHÇESİ


Çin’de iğne ve ısı anlamına gelen “Chen-chin” ile adlandırılan bu tedavi yöntemi, Batı’da akus (iğne) ve punctura (batırmak) sözcükleri birleştirilerek, “akupunktur” olarak adlandırılmıştır.

Tradisyonel Çin Tıbbı (TCM), yaklaşık 3000 yıllık bir süre içerisinde gelişmiştir. II. Shang Hanedanı dönemine ait arkeolojik kazılarda tıbbi konuların anlatıldığı taşlar ve akupunktur iğneleri bulunmuştur. Noktaların yerleşimini gösteren şemalar ilk olarak İ.S. 317-581 yılları arasında çizilmiştir. Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili ilk kitapların yazılması 1600’lü yıllara rastlar.

1972’de ABD Başkanı Richard Nixon beraberindeki büyük bir heyet ile Çin’e resmi bir ziyaret yapmıştır. Bu ziyaret programı içinde Çinli doktorlar Amerikalı heyete “akupunktur anestezisi altında yapılan cerrahi bir operasyon” izletmişlerdir. Bu olaydan sonra, akupunkturun Batı’da popülaritesi artmış; uygulanması ve incelenmesi bütün dünyada yaygınlık kazanmıştır.

UYARI NOKTALARI VE UYGULAMA


Uyarı noktaları
İnsan vücudunun kendi kendini onarım gücü çok yüksektir ve bu gücü harekete geçiren belli uyarı noktaları vardır. İnsan vücudunda bin kadar uyarı noktası vardır ve bu noktalardan 650-700 tanesi kullanılır. Her hastalık için ayrı program ve ayrı noktalar bulunmaktadır. Önemli olan doğru bir teşhisle, hangi noktaya nasıl bir uyarı yapılacağıdır (lazer, iğne ya da hangi iğne); bu çok iyi bilinmelidir. Akupunktur tedavisinde sırt, boyun, el, kulak ve vücudun diğer bölümleri kullanılır. Birçok hastalığa ilişkin en çok uyarı noktasının bulunduğu uzuvlar ise eller ve kulaklardır.
İnsan vücudundaki belirli akupunktur noktalarına iğneler sayesinde yapılan uyarılarla organizmanın hemen her yerine ulaşabilecek haberler iletilmektedir. Bu iletişim, akupunktur noktasını oluşturan hücrelerden lokal hücresel uyarıların sinir terminallerine ve son olarak da beyne ulaşır. Beyin de bu uyaranı gerekli organlara ulaştırır ve ilgili organ ve uzuvlardaki enerji dengesi düzelir. Dolayısıyla hastalık da ortadan kalkmış olur.

Lazerle akupunktur
Lazer bir ışıktır. Bildiğimiz, kullandığımız ışığın konsantre edilmiş hali olduğu söylenebilir. Bazı hastalıkların tedavisinde ya da kimi zaman hastanın tercihi doğrultusunda iğne yerine lazer kullanılmakta, iğne batırılarak uyarı yapılacak noktaya lazerle uyarı verilmektedir. Özellikle ameliyatlar ve kazalar sonrası kalan izlere karşı lazerle akupunktur son derece etkili sonuçlar vermektedir. Ayrıca, çocukların tedavisinde iğneye alternatif olmaktadır.

Nasıl iğne?
Eskiden Çinliler sivri taş parçaları kullanmaktaydı. Bangkok’ta ise bu amaçla bambu kamışının kullanıldığı biliniyor. Akupunktur yöntemi ile tedavide önceleri altın kullanılmıştır. Altının elektirik potansiyel farkını alışı ve düzeltişi çok önemlidir. Bu yüzden altınla tedavi uygulanan hasta çok daha kolay ve çabuk iyileşme göstermektedir. Ancak bütün bu olumlu özelliklerine karşın altının oldukça pahalı ve yumuşak bir madde olması dolayısıyla akupunktur sırasında vücuda uygulanması, gereken noktalara batırılması zor olmaktadır. Buna bir çözüm yolu bulmak amacıyla, altını iğne haline getirirken içine bazı metaller konmuştur. Altının pozitif bir etkisi vardır. Gümüş de çok iyi bir akupunktur iğnesi olmasına rağmen, biraz negatifliğe yönelik bir özellik göstermektedir. Günümüzde ise, dünyada altın ya da gümüş iğne kullanılmamaktadır. Elektriği altın kadar iyi ileten standart bir çeliğin üretilmesi ile bütün dünyada bu yeni metal kullanılmaya başlanmıştır.
AKUPUNKTURDA KULAĞIN ÖNEMİ


Kulakta bedenin hemen hemen her uzvuyla ilgili bir akupunktur noktası bulmaktadır. Örneğin, insanın bağırsağı, kalbi, karaciğeri ile ilgili noktalar kulağında mevcuttur. Bu yüzden akupunktur tedavisinde vücutla beraber veya tek başına kulaktaki noktalar kullanılmaktadır. Öte yandan kulağın bu özelliği, hastalığın belirlenmesine, deteksiyona yardımcı olmaktadır.


AKUPUNKTUR VE ZAYIFLAMA


Şişmanlık
Şişmanlık Nedir?
Dünyada şişmanlık
Neden kilo almak/vermek istediğimizde zorlanırız?
Vücut-Kitle indeksi nedir?
Akupunktur ve Zayıflama
Akupunkturla neden daha kolay ve kalıcı zayıflanır?

Şişmanlık (Obezite)
Şişmanlık, vücutta yağ dokusunun normalden fazla olmasıyla karakterize bir hastalıktır.

Şişman bir kişi ayrıntılı tetkiklerden geçirildiğinde, bazen hiçbir anormalliğe rastlanmayabilir. Bazen fiziksel olarak da bir belirti yoktur. Ancak, diğer yandan tip II şeker hastalığı tanısı konmuş hastaların % 60’ı şişmandır. Yine, vücuttaki yağ dokusunun artması ile, hormonal-metabolik hastalıkların ve kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkması ya da ağırlaşması arasında doğrudan bir ilişki olduğu bilinmektedir.

Pekiyi, öyleyse neden gereğinden fazla besin tüketiriz? Şişmanladığımızı göre göre neden buna devam ederiz? Bu soruların yanıtları araştırılmış ve obez kişilerin yemek yeme konusunda daha çabuk uyarıldıkları, damak tatlarının daha gelişmiş olduğu, daha geç doydukları ve yemek yeme işinin günlük yaşamları içinde kafalarını daha fazla meşgul ettiği gözlenmiştir.

Genetik, metabolik, hormonal ve sinirsel birçok karmaşık sistem şişmanlığın oluşmasında rol oynar. Aile yapısı, beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı, psikolojik sorunlar bu karmaşık sistemin herhangi bir basamağında etkili olarak şişmanlığa giden yolu açar.

Obezite bir hastalık olduğu için, bir diyet uygulayıverip bırakmakla ortadan kaldırılamaz. Yeni beslenme alışkanlıkları ve yeni bir yaşam şekli gerektirir. Obezitenin de, şeker hastalığı ya da yüksek tansiyon gibi, yaşam boyu takip edilmesi gerekir.


Şişmanlık sıklığı dünyada gittikçe artmaktadır. Ortalama sıklık % 25 olarak verilmektedir; bu yüzdeye şişman olmayıp ideal kilosunun üzerinde olanlar da katılınca oran % 50’ye ulaşmaktadır.

Obezite sıklığının artmasının nedenleri:
- Sosyo-kültürel faktörler,
- Biyolojik faktörler,
- Davranışsal faktörler,
- Gıda çeşit ve alımının artması ve kolaylaşması,
- Alkol tüketiminin artması,
- Teknolojinin ilerlemesi ile günlük eneji tüketiminin azalması,
- Özellikle çocukluk çağında bilgisayar ve televizyon karşısında geçerilen zamanın artması ile yağlı ve katkılı yiyecek tüketiminin artması.


Yenilen besinler, vücudumuzda metabolik olaylar sonucunda yakılır ve bu yanmadan elde edilen ısı ve eneji, hayatsal fonksiyonların işlemesi için kullanılır. Metabolizma hızını, vücut kendisi ayarlar; Yani vücut az ya da çok enerji harcayabilme yeteneğine sahiptir. Ancak, harcanacak eneji miktarı vücudun alışık olduğu kilosunu korumaya yönelik olarak ayarlanmıştır. Bu nedenle kilo vermek amacıyla az kalori alındığında, metabolizma hızı düşer ve bünye kilo kaybetmemek için kendini korumaya çalışır. Vücudumuz, kendi alışık olduğu kilosunu koruma çabasındadır.
Diyet yapan birçok kişi çok az yedikleri halde, çok yavaş zayıfladıklarından yakınırlar ve çoğu zaman da sabredemeyerek diyete son verirler. Bundan sonra da eskisi gibi yemeye başlayınca, verilen kilolar çok daha hızlı bir şekilde geri alınır ve eski kiloya ulaşılınca kilo artışı durur.

Bunun benzeri bir durum kilo almak isteyenlerde de görülür; günlük gıda miktarlarının iki veya üç katını yeseler bile çok az kilo alabilirler.
Vücudun kilo vermeye gösterdiği bu direnç, insanoğlunun binlerce yıllık geçmişinde yaşadığı doğal afetler, savaşlar, hastalıklar nedeniyle aç kalmaktan ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki, 20. yüzyılın sonunda bile dünyada açlık çeken bölgeler vardır.
Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:
Kilo vermek için çok aceleci olmamak gerekir. Haftada 15 kg. verdiren mucize diyetler son derece sakıncalıdır ve bu derece hassas çalışan bir metabolizmayı bozmaktan başka işe yaramaz. Günlük 1000 kalori altındaki diyetler kalp kasında hasarlara neden olacak ölümlere yol açabilir. Haftada 0.5-1 kg. vermeyi sağlayan diyetler güvenli olduğu kadar, kalıcı sonuçlar da sağlar. Daha hızlı kilo vermek isteyenler, bunu biraz egzersiz yaparak gerçekleştirebilirler.


Pratikte şişmanlığın ölçümü için kullanılan çok basit iki yöntem vardır:

1. BMI (Beden Kitle İndeksi) = Vücut ağırlığı (kg.) / boy² (m²)

<19
zayıf

19-25
normal

25-30
fazla kilolu

30-40
şişman (obez)

>40
çok şişman (morbid obez)

2. Bel çevresi ölçümü: Erkeklerde 102 cm., kadınlarda 88 cm. üzeri riskli görülmektedir.

Beden kitle indeksi ve bel çevresi ölçümü arttıkça, ortaya çıkacak tıbbi sorunların en önemlileri şunlardır:
- Kalp-damar hastalıkları
- Tip II şeker hastalığı
- Hipertansiyon
- Safra taşları oluşumu
- Karaciğer yağlanması
- Uyku ve solunum problemleri
- Eklemlerde dejeneratif değişiklikler; özellikle bel, diz, kalça gibi vücut yükünü taşıyan eklemlerde kireçlenme.


Akupunktur ve Zayıflama
Bilindiği gibi akupunktur alışkanlık tedavilerinde kullanılır. Kilo verme de beslenme alışkanlıklarının ve yaşam tarzının değiştirilmesi ile mümkün olduğuna göre, bu yeni alışkanlıkların edinilmesi sırasında, akupunktur hastaya çok büyük kolaylıklar sağlar.

İştahı düzenler ve yemeklere saldırma güdüsünü ortadan kaldırır.
Mide asiditesi kontrol altına alınarak, mide kazınması, yanması gibi sorunlar engellenir.
Düşük kalorili beslenmeden dolayı yaşanabilecek halsizlik önlenir.
Metabolizma hızını düzenler. Akupunkturla tedavi gören hasta, kendi kendine yaptığı diyetlerden daha kolay kilo vermeyi başarır.
Akupunktur tedavisi sırasında, vücutta serotonin ve endorfin seviyeleri artmaktadır. Bu hormonlar diyet yapan kişiye huzur verir, sedasyon sağlar. Böylece diyet yapan kişi, eski yemek yeme zevkinin kısıtlanmasından dolayı huzursuzluk ve tedirginlik yaşamaz.
30-40 kg. fazlası olan hastaların tabii ki uzun bir zaman diyet yapmaları gerekir. Ancak, çoğu insanda böyle bir sabır olmadığı için, her pazartesi başlanan diyetler, her cumartesi sona erer. Böylece sık sık yapılan diyet denemeleri sonucu her geçen günkilo vermek daha da zorlaşır. İşte, bu gibi hastalarda akupunktur inanılmaz başarılar sağlar ve hasta 1 yıla kadar uzanan bir zaman diliminde onlarca kilo verebilir. Hastanın uzun süre diyete dayanabilmesinin nedeni, akupunkturun yarattığı sedatif ve trankilizan etkiden dolayıdır. Ayrıca hasta kilolarının eridiğini gördükçe daha çok motive olup, bu işe dört elle sarılmaktadır.


AKUPUNKTUR VE SİGARA BIRAKMA


Akupunkturla Sigara Bırakma Tedavisi
Akupunktur ile sigara nasıl bırakılabilir?
Akupunktur ile kaç seansta sigara bırakılabilir?
Akupunktur ile sigarayı bırakmada başarı oranı nedir?
Sigarayı Neden Bırakalım?
Sigara neden zararlı?
Sigarayı bırakan bir insanın vücudunda ne gibi olumlu gelişmeler olur?
Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten nedenler nelerdir?
Sigarayı bırakma yolları nelerdir?
Sigarayı bırakmak isteyenlerin yaşadığı tipik kaygı ve sorunlar nelerdir?


Akupunktur ile sigara nasıl bırakılabilir?
Yapmanız gereken tek şey sigarayı bırakmaya karar vermektir. Bu, insanın yaşamında alabileceği en önemli kararlardan biridir. Bu kararı verdikten sonra, akupunktur, size sigarayı bırakmanızda büyük kolaylık sağlayacaktır.

İnsanlarda serotonin ve endorfin adı verilen iki madde vardır. Bunlar beyinde bulunur ve rahatlık, hoşluk, keyif ve huzur gibi duygular ile ilgilidirler. Normalde insanlarda kahkaha atınca, mutlu bir haber alınca ya da çikolata veya güzel bir tatlı yiyince, bir yeriniz acıyınca serotonin ve endorfin düzeyi yükselir. Ancak sigara içenlerde serotonin - endorfin salgılama işini sigara üstlendiğinden vücut otonomisini kaybetmiştir. Hani keyiflenince de, dertlenince de sigara içilir ya, işte, açıklaması budur.

Sigarayı bırakanlarda ilk hafta beyin serotonin salgılama işini gerçekleştiremediğinden vücut oldukça zor anlar yaşar. Beyin ancak 72 saat sonra eski görevini yapmaya başlar.
Bu 72 saatlik süre içinde, hastanın yoksunluk belirtileri önlenirse, sigarayı bırakması çok kolaylaşır. Akupunktur ile tedavi, kişinin sigara içmemekten dolayı oluşabilecek şikayetleri ortadan kaldırır. Böylece sigara içmemeye karar vermiş olan kişi, bunu hiç zorlanmadan başarır; çünkü, akupunktur tedavisi beyni yeniden sigaraya gerek duymadan serotonin ve endorfin salgılaması için uyarır ve bundan sonra da beyin eski otonomisini kazanır.


Akupunktur ile kaç seansta sigara bırakılabilir?
Üç gün üst üste 20 dk.lık 3 seans tedavi uygulanır. Toplam 1 saat süren bir tedavidir. Böylece 72 saatlik en zor geçen dönemde vücut kontrol altındadır. Daha sonra hastanın bağımlılık derecesiyle bağlantılı olarak ek seanslar yapılabilir, ama genellikle buna gerek kalmaz. Tedavi süresince tek bir sigara bile içilmemesi ve nikotin preparatları kullanılmaması gerekir. Aksi halde, başladığımız noktaya geri döneriz.


Akupunktur tedavisi ile sigarayı bırakmada başarı oranı nedir?
%90 - 95 gibi yüksek bir başarı oranı vardır.


Sigara neden zararlı?
Tütün kullanımı yaklaşık 200 yıl öncesine kadar gidiyor. İlk zamanlarda tütünün sağlığa iyi geldiği düşünülüyordu. Sigaranın zararları 1950’li yıllara kadar çok fazla bilinmiyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda yapılan araştırmalar, sigaranın insan sağlığına gerçekten zararlı olduğunu ortaya çıkardı. Sigara dumanında sağlık açısından zararlı yüzlerce (bu sayı abartılmamıştır) madde bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse, bunların en çok bilinenlerinden birkaç tanesi ; amonyak, terebentin, kadmiyum, insektisitler, naftalin, aseton, arsenik, formal, hidrojen siyanür, radon, polenyum, deterjanlar...
Bunların bir çoğu kanserojendir. Ayrıca tütün ve sigaranın sarıldığı kağıdın yanmasından dolayı açığa çıkan maddeler ve katran da yine konserojen maddeler arasındadır.
Kalıp - Damar sağlığı açısından özellikle tehlikeli olan maddeler ise nikotin ve karbonmonoksittir. Nikotin kalp artışlarını hızlandırır, tansiyonu yükseltir, kan pıhtılaşmasını arttırır. Yani kalbin yükünü ve oksijen ihtiyacını arttırır. Bütün yanma olaylarında açığa çıkan zehirli bir gaz olan karbonmonoksit ise, kandaki oksijen ile birleşerek kanda bulunan oksijen miktarını düşürür. Sonuç olarak nikotin nedeniyle oksijene gereksinimi artmış olan kalp, kanda yeterli oksijeni bulamaz ve işi çok daha zorlaşır.

Sigara kullanımı ile doğrudan ilişkisi olduğu kanıtlanmış hastalıkları şöyle sıralıyalım: Ağız kanserleri, sindirim sistemi kanserleri, solunum sistemi kanserleri, akciğer hastalıkları, kalp ve damar hastalıkları, ülser, mesane kanseri.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada 1 milyar 100 milyon insan sigara içiyor. Erkekleri %47si, kadınların %12’si sigara tiryakisi. Ayrıca, son yıllarda sigara içen kadınların sayısında nispeten daha fazla bir artış olduğu gözlemlenmektedir. Bu da dünyaya yeni gelecek nesillerin sağlığını direkt olarak etkileyecektir. Son rakamlara göre, dünyada yılda 3 milyon kişi sigaraya bağlı hastalıklar nedeniyle ölmektedir.
Şimdi hemen yeri gelmişken önemli bir konuya değinmek gerekiyor. Örneğin; akciğer kanserinin sigaraya bağlı olarak meydana geldiği heryerde söyleniyor. Fakat siz daha geçen ay akciğer kanserinden ölen bir tanıdığınızın hiç sigara içmediğini biliyorsunuz ve uzmanların biraz fazla abarttığını düşünüyorsunuz. Bunun açıklaması şöyle: Akciğer kanserinin 4 türü vardır; hatta bunların da alt grupları vardır. Bunların içinde sigara kullanımı ile doğrudan ilgili olanlar (%60) zaten en sık görülen kanser türleridir. Sigara ile ilgisi olmayan ise, çok daha az oranda görülen bir kanser türüdür.

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre günde 20 sigara’dan fazla içenlerin %40’ı, daha emeklilik yaşına gelmeden ölmektedir. Oysa sigara içmeyenlerde bu oran %15’dir.

Bir de pasif içici kavramı var. Sigarayı içen kişi, eğer filtreli sigara içiyorsa, bu filtre bir miktar zararlı maddenin geçişini engelleyebilir. Halbuki sigaranın ucundan havaya karışan duman hiçbir süzgeçten geçmediği için daha tehlikelidir. Yani uzun süre bu dumana maruz kalan ve pasif içici denilen kişiler de tehlike altındadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, sigarayı içen kişi de havaya yayılan bu dumanı yine solumaktadır. Sigara içilen evlerdeki küçük çocuklarımız bronşit ve zatürre gibi solunum yolu hastalıklarına daha sık yakalanırlar. Pasif içici olduklarından akciğer kanseri açısından risk grubundadırlar ve ileride sigara içmeye daha çok eğimli olurlar.
Özellikle gelişmiş ülkelerde kamuoyuna yansıyan bu sonuçlar ve alınan tedbirler sonucunda sigara kullanımı %50 ye varan oranlarda azaltılmıştır. ABD, İngiltere, Kanada bu konuda başarılı ülkeler arasındadır.

Öte yandan, aynı zamanda sigara üreticisi olan bu ülkeler, gelişmekte olan ülkelerde edindikleri pazarlarını büyütme çabası içindedirler.


Sigarayı bırakan bir insanın vücudunda ne gibi olumlu gelişmeler olur?
20 dk sonra tansiyon ve nabız normale döner.
8 saat sonra vücut kendini yenilemeye başlar. Kan oksijeni normal düzeye çıkar.
24 saat sonra kalp krizi riski azalmaya başlar. 1 yıl sonra yarıya düşer.
48 saat sonra duyu organları iyi çalışmaya başlar. Tat ve koku duyusu düzelir. Cilt kendini yeniler.
72 saat sonra Akciğer kapasitesi artar, solunum rahatlar.
2 hafta sonra efor kapasitesi artar (Yürüme, merdiven çıkma…).
1-9 ay içinde akciğer hücreleri yenilenir. Akciğer hastalıkları (zatürre gibi) riski azaltır. Öksürük, nefes darlığı düzelir.
5 yıl sonra ağız, boğaz, yemek borusu kanserleri riski %50 azalır.
Pankreas, mesane, rahim kanseri riski azalır.
Sindirim sistemi ülseri riski azalır.
Sigara gebelikten önce ya da gebeliğin ilk 3 ayında bırakılırsa erken doğum riski ve düşük doğum kilolu bebek doğurma riski, içmeyenlerdeki düzeye iner.
Koroner kalp hastalığı riski sigaranın bırakılmasından 15 yıl sonra sigara içmeyenlerin düzeyine iner.
Aynı evde yaşayan küçük cocuklar ve bebeklerin, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riski azalır.


Sigara içen bir kişiyi bırakmaya iten nedenler nelerdir?
Sigaraya bağlı bir hastalığın ortaya çıkması.
Fiyatın pahalı gelmesi.
Sigaranın zararları hakkındaki yayınlar.
Çevresi tarafından bırakmaya yönelik teşvik, kınama.
Kapalı yerlerde sigara içiminin yasaklanması.

Gelişmiş ülkelerde sigaranın zararları hakkındaki yazılar, sigaranın fiyatı, kınama ve yasaklamalar etkili olmaktadır; ancak, bizim insanımızı bir hastalığın ortaya çıkması daha çok etkilemektedir. Örneğin, kalp krizi geçirmiş veya by-pass ameliyatı olmuş hastaların sigarayı bırakma oranları yüksektir ve başarılıdır.


Sigarayı bırakma yolları nelerdir?
Akupunktur,
Grup Terapisi,
Hipnoz,
Kişisel çaba ile bırakma,
Farmokolojik tedavi.


Sigarayı bırakmak isteyenlerin yaşadıkları tipik kaygı ve sorunlar nelerdir?
Sigarayı azaltmak mı, tamamen bırakmak mı? Yoksunluk belirtilerinin daha uzun sürmesine neden olur. Çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanır. Sigara miktarı yine arttırılır.
Ara ara sigara içmek: Vücuda tekrar nikotin etkisini hatırlatır. Zamanla düzenli olarak içmeye dönüşür. Halbuki sigara içilmemesine alışmak daha kolaydır.
Çevre baskısı: Sigarayı bırakanların çoğu çevresi tarafından adeta tekrar içmeye zorlanır. Bu, sigara içenlerin bir kişiyi daha kaybetmelerinden kaynaklanan ilginç bir psikolojik durumdur. Ancak kısa bir zaman içinde arkadaşlarınız da sigara içmediğinizi kabullenip sizi rahat bırakacaklardır.
Katran ve nikotin düzeyi düşük (light) sigara içmek: Bu durumda genellikle günlük sigara adedi arttırılarak eski nikotin düzeyi tutturulmaya çalışılır. Zaten “tehlikesiz sigara” yoktur.
Sorumluluğu başkasına yıkmak: Çoğu kişi sevdiği birisi onu desteklemezse sigarayy bırakmaktan kaçar. Hatta deneyip de başarısız olursa başkasını suçlar. Oysa sigarayı bırakmak öncelikle kişisel bir sorundur, mutlaka kendinize güvenmeyi başarmalısınız.
Şişmanlama korkusu: Gerçekte sigarayı bırakanların sadece 1/3’ü kilo alır ve bu fark gerçekte 3-4 kg. kadardır. Bundan daha fazla alınan kilolar kendine güvensizlikten kaynaklanan, sigarayı elde ve ağızda tutmak alışkanlığının yerini alan, abur cubur atıştırma alışkanlığıdır. Oysa, gerçekte sigarayı bırakmaktan dolayı ilk günlerde açılan iştah, kısa bir süre sonra normale döner.
Yoksunluk belirtileri: Şiddetli nikotin arayışı, gerginlik, kızgınlık, huzursuzluk, sinirlilik, uyku kalitesinin bozulması, iştah artışı ve benzeri belirtiler olabilir. Bu belirtiler geçicidir ve vücudun kendini onardığını gösterir. Örneğin, öksürük ve balgam artışı, solunum yollarındaki titrek tüylerin zehirli maddeleri atmak için görevlerini yerine getirmeye başlamasından kaynaklanır. Yoksunluk belirtileri sigara bırakanların 2/3’ünde görülür. Belirtiler, ilk 72 saat içinde şiddetlidir. 7-10 gün içinde azalarak ortadan kalkar.

GEBELIKTE TIBBI SORUNLAR

Çoğu kadın hamileliği önemli şikayetleri olmadan geçirir. Ancak kadınların küçük bir bölümü için, bu 9 aylık deneyim sorunsuz değildir. Şeker ya da yüksek tansiyon gibi kronik bir hastalığınız varsa, kendinizin ve bebeğin sağlığı için hamileliğiniz boyunca özel dikkat gösterin. Hamilelik sağlıklı bir kadını hastalığa karşı bağışık hale getirmez. Hamile olmadan önce sağlıklı olan bazı kadınlarda 9 ay içinde hastalık gelişmektedir.

Şeker hastalığı bir kadının hamile kalmasını önlemez, ama 1922 de insülinin bulunmasından önce şeker hastalarının çoğu doğuramayacak durumdaydı. Hamile kalanlar ya çocuğu aldırıyorlar ya da hamilelik sırasında ölüyorlardı. Daha sonraki yıllarda, sonuç şeker hastası kadınlar için o kadar kötü olmadığı halde, bebekleri için durum yine de iyi değildi.

Bugün bir şeker hastasıysanız, değerinin dikkatle ölçülmesi ve insülin enjeksiyonlarının uygun bir şekilde ayarlanması yoluyla kan şekeri konsantrasyonunuzun sıkı bir denetim altında tutulması koşuluyla, sağlıklı bir bebeğe sahip olma şansınız çok yüksek . Bu denetim olmazsa, fazla kan şekeri plasentaya gider ve ceninin kan şekeri miktarında bir artışa neden olur. Bu da, bir büyüme hormonu olan insülini üretmek üzere cenin pankreasını harekete geçirir. Şeker hastalığı kontrol altında olmayan annelerin bebekleri çok büyüktür ve bu, sancıları ve doğumu zorlaştıran tipik bir özelliktir. Daha fazla doğum kusurları olmaktadır ve şekere eğilimlidirler. Ayrıca, bu bebeklerin bazıları metabolik sorunlar nedeniyle doğumdan önce ölmektedir.

Şekerli anne için, hastalıkla ilişkili riskler enfeksiyon, doğum sonrası kanama, kalp ve akciğer sorunları ve şeker hastası olmayan annelere göre 4 kat fazla preeklampsi riskidir.

Normal olarak, bir kadının hamile kalabileceği bir yaşta ortaya çıkan şeker hastalığı insüin tedavisini gerektirir.

Bazen şeker hastası olmayan kadınlarda hamilelik sırasında gebelik şekeri denilen bir hastalık ortaya çıkar. Şeker hastalığının bu biçimi de dikkatli kontrolü gerektirir, ama insülin enjeksiyonunu gerektirmez; genellikle bebek doğduktan sonra geçer.

Şeker hastasıysanız, riskin yüksek olduğu gebeliklerde uzmanlaşmış bir doğum uzmanı-na başvurun. Daha önce 4 kilodan fazla gelen bir bebeğiniz olduysa, ölü doğum yaptıysanız, ailede şeker hastalığı varsa ya da idrarınızda şeker çıkarsa, doktorunuz şeker hastalığı için bir tahlil yapar.

Şeker hastası hamile kadın, kan şekerini denetim altında tutmak için katı bir diyet uygulamalıdır. Bu etkili olmazsa, insülin iğneleri gereklidir. Şu anda mevcut kan testleri, diyetin ve kan şekerinin ne kadar iyi kontrol edildiğinin belirlenmesine olanak sağlamaktadır. Şekerinizin sıkı bir denetimiyle, bebeğinizin hemen hemen normal boyutlarda doğması büyük bir olasılıktır. Bazen bebek çok büyük olduğu için ya da rahim ortamı bebek için zararlı hale geldiği için sezaryenle erken doğum gerekli olur.

Yüksek tansiyon hamilelikte sık görülen ve potansiyel olarak tehlikeli bir sorundur. Yüksek tansiyonu olan annelerin bebekleri genellikle daha küçüktürler ve daha küçük plasentaları vardır. Cenin ölümü oranı genel nüfusa göre daha yüksektir.

Bazı kadınlar doğal olarak yüksek tansiyonludur; bazılarında kan basıncındaki bu ani yükselişten hamilelik sorumludur.

Yüksek tansiyonunuz olduğu halde şikayetiniz olmayabilir. Durum her doğum öncesi muayenesinin bir parçası olan rutin kan basıncı kontrolü sırasında kolaylıkla teşhis edilir.

Tansiyonu çok yüksek olmayan kadınların genellikle hamilelikte büyük sorunları olmaz. Bazılarında, kan basıncı artmaya devam eder, sıvı vücutta birikmeye başlar ve idrarda protein bulunur. Buna preeklampsi denir ve genellikle hamileligin 20. haftasından sonra ortaya çıkar. Ardından havale nöbetleri eklenir (eklampsi). Bu hayati bir tehlike demektir ve anne ile çocuğun ölümüyle sonuçlanabilir.

Bu nedenle yüksek tansiyonun denetlenmesi önemlidir. Bu, sık sık muayene olmak, böbreklerinizin doğru çalışıp çalışmadığını belirlemek için kan ve idrar testleri yaptırmak ve bebeğinizin uygun gelişip gelişmediğini değerlendirmek için tekrar tekrar ultrason çektirmek anlamına gelir.

Bazen yatak istirahati öğütlenir. Kan basıncınız çok yüksekse, ilaç önerilebilir.

Astım yetişkinlerin yüzde 3 ünü etkileyen kronik bir solunum hastalığıdır.

Hamilelik sırasında astımın seyrini öngörmek zordur. Bazı kadınlarda hastalık hamilelikle birlikte kötüleşir, bazılarında iyileşir, diğerlerinde ise pek değişmez.

Astımınız varsa, hamilelik sırasında solunum enfeksiyonlarına daha eğilimli olabilirsiniz. Hamileliğin duygusal stresi nöbetlerinizi şiddetlendirebilir. Ancak, astımlı kadınların çoğu bebeklerini güvenli bir şekilde taşıyabilmektedirler.

Astımı olan birçok kadın ilaca ihtiyaç duyar. Astım ilaçlarının çoğu hamilelikte kullanım için güvenlidir. Ama, çok miktarda iyodür içeren ilaçlardan kaçının; uzun süre alındığında bu ilaçlar bebeğinizin tiroid bezinde sorunlara yol açabilir.

Kalp rahatsızlıkları tüm hamile kadınların yüzde 1 kadarında ortaya çıkar. Potansiyel olarak ciddi bir komplikasyon olduğu halde, kalp rahatsızlığı olan kadınların birçoğu başarılı hamilelikler geçirmekte ve sağlıklı bebeklere sahip olmaktadır.

Hamilelik kalbinizin ve diğer organlarınızın aşırı çalışmasına neden olur. Bu nedenle, daha önceden bir kalp rahatsızlığınız varsa, bu fazla yük kalp yetmezliğine neden olabilir. Özellikle kapakları içeren bir kalp sorununuz varsa, hamile kalmadan önce hamileliğin risklerini mutlaka doktorunuzla görüşün.

Genel olarak, diğer açılardan sağlıklıysanız ve kalp yetmezliği belirtisi yoksa, muhtemelen başarılı bir hamilelik geçirecek ve sağlıklı bir bebeğe sahip olacaksınız.

Aşırı kilo alma, aşırı su tutulması ve anemi, kalp rahatsızlığı olan bir kadın için özellikle tehlikeli olabilir ve bu sorunlardan kaçınmak için mümkün olan her şey yapılmalıdır. Bazı durumlarda hamileliğin bir bölümünde yatak istirahati önerilebilir.

Nöbetler (epilepsi) , ilaçla denetlendiğinde genel olarak hamileliği etkilemezler. Ancak hamileliğin başlarında ağır mide bulantısı ve kusma antikonvülsan ilaçlarınızı almanızı engelleyebilir. Bu da, nöbet riskini arttırabilir.

Nöbetleri denetlemeye yönelik ilaçlar nadiren doğum kusurlarına yol açarlar ve erken doğum, düşük doğum kilosu ve bebek ölümü riskini arttırırlar. Bazı ilaçlar diğerlerinden daha kötüdür, bu nedenle nöbetli bir rahatsızlığınız varsa ve hamileliği düşünüyorsanız, bu tür rahatsızlıkların tedavisinde deneyimli bir doktora başvurun.

Cilt sorunları sıkıntı yaratmakla birlikte genellikle hamilelik sırasında bir risk oluşturmazlar. Şiddetli kaşıntı (pruritus) olduğunda genellikle bütün vücutta olur. Pruritusun bir biçimi genellikle karnın çevresinde görülen ve sonra kalçalara, kaba etlere ve üst kollara yayılan küçük kırmızı lekeler olarak belirir.

Pruritus varsa kaşımaktan kaçının, çünkü enfeksiyona yol açabilir. Bölgeyi yumuşak bir sabunla yıkayın. Şikayetiniz fazlaysa doktorunuz kortizonlu bir merhem önerebilir.

Pruritusun ilk hamilelikte ortaya çıkması daha büyük olasılıktır.

Hamilelik sırasında vücudunuzda sık sık renk değişiklikleri olur. Yüzünüzde ya da vücudunuzun başka yerlerinde kahverengimsi lekeler fark edebilirsiniz. Yüzdeki renk değişikliği, bazen hamilelik maskesi olarak adlandırılır.

Bu lekeler genellikle ama her zaman değil bebek doğduktan sonra kaybolur.

Kalori değerleri

Kalori değerleri
KALORI DEGERLERI (BESINLERIN)


Besin (100gr) Enerji(K.Cal) Protein (gr) Yağ(gr) Karbonhidrat (gr)
Balıklar
Alabalık 168 18.3 10.0 Yok
Kalkan 193 14.8 14.4 Yok
Levrek 93 19.2 01.2 Yok
Palamut 168 24.0 07.3 Yok
Uskumru 159 21.9 07.3 Yok
Tuzlanmış balık 305 18.5 25.1 Yok

Sakatatlar
Beyin 125 10.4 08.6 0.8
Kuzu Böbrek 105 16.8 03.3 0.9
Dalak (Dana) 104 18.1 3.0 Yok
Dil 130 18.5 05.3 0.9
Karaciğer 140 19.2 04.7 04.1
Yürek 124 15.0 05.7 01.8

Kümes ve Av Hayvanları
Tavuk 215 18.6 15.1 Yok
Hindi 160 02.4 8.0 Yok
Tavşan 162 21.0 08.1 Yok
Sülün 181 22.7 09.3 Yok
Bıldırcın 192 19.8 12.1 Yok
Yumurta 158 12.1 11.2 Yok

Sebzeler ve Baklagiller
Bakla 72 05.2 0.4 09.8
Bamya 36 02.4 0.3 07.6
Bezelye 84 06.3 0.4 14.4
Börülce 127 9.0 0.8 21.8
Asma Yaprağı 97 03.8 01.1 15.6
Yeşil Biber 22 01.2 0.2 04.8
Domates 22 01.1 0.2 04.8
Salatalık 14 0.6 0.1 03.2
Ebegümeci 48 04.4 0.6 04.3
Enginar 53 3.0 0.2 07.8
Fasulye 32 01.8 0.2 7.0
Havuç 42 01.1 0.2 10.0
Kabak 26 1.0 0.1 06.6
Karnabahar 27 02.7 0.2 05.2
Kereviz 40 01.8 0.3 08.5
Kıvırcık salata 20 01.7 0.1 04.1
Beyaz Lahana 24 01.3 0.2 05.4
Ispanak 26 03.2 0.3 04.3
Marul 14 01.2 0.2 02.5
Mantar 28 02.7 0.3 04.4
Maydanoz 44 03.6 0.6 08.5
Nane 65 5.0 01.3 07.9
Patlıcan 25 01.2 0.2 05.6
Patates 76 02.1 0.1 17.0
Soğan (Kuru) 38 01.5 0.1 08.7
Pırasa 52 02.2 0.3 11.2
Sarımsak 137 06.2 0.2 30.0
Semizotu 32 2.0 0.5 03.9
Yer elması 75 02.3 0.1 16.7
Turp 19 0.9 0.1 04.2
Kuru Fasulye 340 22.3 01.6 61.3
Nohut 360 20.5 04.8 61.0
Mercimek 340 24.7 01.1 60.1
Soya Fasulyesi 403 34.0 17.8 33.5
Bakla (İçi) 338 25.1 01.7 58.2
Barbunya 350 23.0 01.2 63.7

Meyveler
Ayva 57 0.7 0.4 15.3
Armut 61 0.7 0.4 15.3
Çilek 37 0.7 0.5 08.4
Dut 93 0.9 01.1 19.8
Elma 58 0.2 0.6 15.0
Erik 75 0.8 0.2 19.7
Greyfurt 41 0.5 0.1 10.6
İncir 80 01.2 0.4 20.4
Karpuz 26 0.5 0.2 06.4
Kavun 33 0.8 0.3 06.4
Kayısı 51 1.0 0.2 12.9
Kiraz 70 01.3 0.3 17.4
Limon 27 01.1 0.3 08.2
Mandalina 46 0.8 0.2 11.6
Muz 85 01.1 0.2 11.6
Portakal 50 1.0 0.2 12.3
Şeftali 38 0.6 0.1 09.7
Üzüm 67 0.6 0.3 17.3
Vişne 60 01.2 0.3 14.4

Süt ve Süt Ürünleri
Yağlı B. Peynir 289 22.5 21.6 Yok
Kaşar Peyniri 404 27.0 31.8 01.4
İnek Sütü 61 03.3 03.3 04.6
Koyun Sütü 108 6.0 7.0 05.4
Yoğurt 63 05.3 01.6 7.0

Orta Kulak İltihabı

Orta Kulak İltihabı
Orta Kulak İltihabı nedir ?
Orta kulak iltihabı; kulak zarının arkasında orta kulak boşluğunda sıvı birikmesidir. Sıvının biriktiği yerde işitmede rol oynayan örs, üzengi ve çekiç olarak bilinen kulak kemikçikleri bulunur. Bu duruma daha çok 6 yaşa kadar olan çocuklarda rastlanır. Tıp dilinde " Otitis Media " olarak söylenir.

Orta kulakta sıvı toplanınca ne olur ?
İşitme olayı: Dış ortamdan gelen sesler kulak kepçesi ile toplanıp, titreşen kulak zarı aracılığı ile orta kulağa yani örs üzengi ve çekiç kemikçiklerine iletililir. Bu titreşim iç kulağa ve oradan da sinirlerle beyindeki ilgili bölgelere iletilerek ses olarak algılanır.Orta kulaktaki hava basıncının dış ortamla eşitlenmesi görevini Östaki tüpü denilen geniz boşluğu ile orta kulak boşluğu arasında uzanan bir kanal üstlenmiştir. Bu kanalın çeşitli nedenlerle iyi çalışmaması, bu basıncın eşitlenememesine ve orta kulakta sıvı birikimine sebep olur. Bu sıvı da kemikçiklerin titreşimine engel olarak işitmeyi bozar.

Neden küçük çocuklarda sık görülüyor ?
Küçük çocuklarda östaki tüpünün yapısal özelliği ve östaki tüpünün genize açıldığı deliğinin ağzına yakın yerde geniz etinin büyüyüp tüpün açılma kapanmasına etki etmesi sonucu sıklıkla orta kulakta sıvı birikimi görülür. Aynı şekilde bebeklerde beslenme şekli, özellikle yatarak biberonla beslenmenin de rolü olduğu belirlenmiştir.

Orta kulakta sıvı birikimi iltihap mıdır ?
Orta kulakta biriken her sıvı iltihap değildir. Biriken sıvının östaki tüpü yoluyla bakteri ve virüslerle teması sonrası iltihap oluşur. Burundaki tıkanıklıklar ve iltihaplar, geniz etinin iltihaplanması ,orta kulak sıvısının mikroplarla bulaşmasını sağlayabilir. Yutkunma hareketi bunu başlatabilir.

Çocuklarda Orta kulakta sıvı birikimine çok rastlanır mı ?
Evet, çok sık görülür. Burnu tıkayan hemen her olay veya östaki tüpünün her fonksiyon bozukluğu orta kulakta sıvı birikimine yol açar. Ancak her sıvı orta kulak iltihabı değildir. Bu sıvının toplanmasına yol açan durum ortadan kaldırılmazsa bu sıvı iltihaplanır ve olay süreğen hale gelir.

Orta kulak iltihabı ne gibi belirti verir ?
Çocukta ancak hızlı gelişen (=akut) orta kulak iltihabı belirti verir. Özellikle küçük çocuklarda buna karar vermek daha da zordur. Çocuğun elini kulağına sık ???ürmesi ve çekmesi, uyku düzeninde değişim, nedensiz ağlamalar ve duymasında azalma bunu düşündürmelidir. Bebek ve küçük çocukların ağrıyı tam belirleyememelerinin dışında daha büyük çocuklar da doktor korkusu gibi nedenlerle ancak zarın patlaması öncesi yakınmalarını belirtirler. Bu da tanı konmasını geciktirebilir.

Ne zaman doktora gidelim ?
Belirtilerin başında işitme kaybı gelir. Hafif seslere yanıt alamıyorsanız ve kulaktan akıntı geliyorsa gecikmeden bir Kulak Burun Boğaz Uzmanına başvurmalısınız. Geniz etinin varlığını öğrenmişseniz veya çocuğunuz burundan konuşuyorsa veya ağzı açık uyuyorsa mutlaka kulak kontrolünü sık aralıklarla yaptırmalısınız.

Kulak zarı delinirse ne olur ?
Akut bir orta kulak iltihabı sonrası kulak zarı delinirse uygun tedavi ile genellikle kısa sürede iyileşir ve zardaki delik kapanır. Ancak mikrop bulaşması veya yeterli tedavi edilememesi sonrası zardaki delik kalıcı olur ve iltihap kronikleşir. Ayrıca sık yineleyen orta kulak iltihapları ve zar delinmeleri, kulak zarının titreşim özelliğini bozarak ileride işitme kaybına yol açabilir.

Orta kulak iltihabının tedavisi nasıldır ?
Orta kulak iltihabı sıklıkla bir üst solunum yolu enfeksiyonu sonrası gelişir. Burada burun tıkanıklığı ve östaki tüpünün görevini bozan her türlü gelişim suçlanır. Bu nedenle doktorunuzun yapacağı tedavi östaki tüpünü açmaya ve sıvının orta kulaktan boğaza akışına yardımcı olmaya yöneliktir. Kulak Burun Boğaz Uzmanın vereceği ilaçlar bu iltihabı tedavi edecektir.

İltihap tekrarlar mı ?
Tedavi sonrası Östaki tüpünün fonksiyonuna engel olan mekanik veya allerjik bir durum söz konusu ise iltihap sıklıkla yineler ve kronikleşmeye yol açabilir. Bu durumda doktorunuz gerekli muayene ve testleri yaparak size operasyon önerebilir.

Ameliyatla tedavisi mümkün mü ?
Doktorunuz ilaçla tedaviden yanıt alamıyorsa ya da östaki tüpünün çalışmasına engel olan bir geniz etinden kuşku duyuyorsa size ameliyat önerebilir. Ameliyatta öncelikle amaç östaki tüpünün açıklığının sağlanması ve orta kulak sıvısının dışarıya akıtılmasıdır. Bu nedenle geniz etinin alınması (Adenoidektomi) ve Kulak zarına çizik atarak (Parasentez) orta kulak sıvısını dışarı alma (Aspirasyon) ve gerekirse belli süre için kulak zarında bırakılarak orta kulağın havalanmasını sağlayacak olan tüp yerleştirme (Ventilasyon tüpü uygulanması) uygulanabilir.

Tüp takılınca çocuğumun yaşantısına kısıtlama gelir mi ?
Hayır. Kulak zarına tüp takılması çocuğun yaşantısını olumsuz etkilemez. Ancak tüpün belirli aralıklarla Kulak Burun Boğaz Uzmanınızca kontrolü gerekir. Ayrıca banyo yapma sırasında özenli olunmalıdır. Ancak kulak deliğine doğru basınçlı olarak verilmedikçe banyo suyu zararlı değildir. Yine de doktorunuz size kulak yolunu kapatan tıkaçlar önerebilir. Dış kulak yolundan içeriye herhangi bir yabancı cisim sokulmaması her zaman önemlidir. Çocuğun oyun ve spor aktiviteleri sadece ilk günler azaltılacaktır. Ancak özel durumlar bunun dışındadır.

Geniz eti ve Kulak tüpü ameliyatı bayıltılarak mı yapılır ?
Evet bu operasyon Genel Anestezi ile yapılır. Önceki yıllarda lokal yapılıyor olsa da günümüzde kesinlikle genel anestezi ile uygulanır.

Kulak tüpü dışardan görülür mü ve ne zaman çıkarılır ?
Kulak zarına yerleştirilen havalandırma tüpü dış kulak yolundan ancak dikkatli bakılırsa görülebilir. Bu tüp sentetik, silikon veya metal olabilir. Şekline veya tipine göre genellikle bir yıl sonra (eğer kendiliğinden yerinden düşmemişse ) çıkartılır. Buna cerrahınız karar verecektir.

Düşerse fark edilir mi ?
Çoğu kez fark edilmez. Bu nedenle doktorunuz rutin kontrollere davet edecektir. Bu kontrollerde tüplerin fonksiyonu kontrol edilecektir.

Tüpler alındıktan sonra yeniden kulak iltihabı olur mu ?
Evet olabilir. Bu nedenle doktorunuzun önerilerine uymalısınız. Ancak yeniden iltihaplanma öncelikle ilaçla tedavi edilir. Yarar görülmezse yeniden tüp ameliyatı gerekebilir.

Kulak ve uçak yolculuğu

Kulak ve uçak yolculuğu
Kulaklar, Yükseklik ve Uçak Yolculuğu

Uçak yolculuğu sırasında niçin kulaklarınızda "pop" diye bir basınç hissettiğinizi hiç merak ettiniz mi? Veya niçin basınç hissetmediğiniz zaman kulak ağrınız olduğunu düşündünüz mü? Uçaklar inişe geçtiğinde çocukların niçin yaygara çıkartıp ağladığını hiç merak ettiniz mi?

Uçak yolculuğu sırasında karşılaşılan en sık tıbbi problem kulak problemleridir. Çoğunlukla basit rahatsızlıklar olur, nadiren geçici ağrı ve işitme kaybı oluşur. Bu broşür uçak yolculuğunuz esnasında karşılaştığınız hafif kulak problemlerinizi ve nasıl korunacağınızı anlamanız için hazırlanmıştır.

Yapı

Kulak genel olarak üç bölüme ayrılır:

a)Dış kulak: Başın yan tarafında görülen kulak kepçesi ile içeriye kulak zarına kadar devam eden dış kulak yolundan oluşur.

b)Orta kulak: Kulak zarı ile iç kulak arasında kalan ufak boşluktur. Burada üç adet kemikçik, kulak kemiğinin hava boşlukları bulunur.

c)İç kulak: Kulak kemiğinin iç kısmında bulunan ve işitme ile denge sinir uçlarını ihtiva eden bölümdür.

Hava yolculuğu sırasında probleme yol açan, orta kulak bölümüdür. Ufak bir hava boşluğu olduğu için, basınç değişikliklerinden etkilenir.

Normal olarak her yutkunduğunuzda (veya ikinci üçüncü yutkunduğunuzda) kulaklarınızda ufak bir çıt sesi veya basınç oynaması hissedersiniz. Bu esnada geniz ile orta kulak arasındaki östaki borusu vasıtası ile orta kulağınıza hava kabarcığı geçmiştir. Orta kulaktaki hava burayı döşeyen doku tarafından sürekli emilir fakat "östaki borusu" her yutkunuşta sürekli hava sağlar. Bu sayede kulak zarının her iki tarafındaki hava basıncı eşitlenir. Şayet bir şekilde basınç farkı oluşursa, kulaklar tıkalı imiş gibi hissedilir.

Östaki Borusu ve Kulakların Tıkanıklığına Neler Sebep Olur?

Östaki borusu, birçok sebepten dolayı tıkanabilir veya ağzı kapanabilir. Bu durumda, orta kulak basıncı eşitlenemez.

Orta kulaktaki hava sürekli emilir ve yenilenemediği için vakum oluşur, kulak zarı içeri doğru çöker. Gergin kulak zarı normal olarak titreşemez ve sesler donuk, az gelir. Kulak zarının gerginleşmesi de ağrı oluşturabilir. Şayet bu durum bir süre devam ederse, ota kulaktaki basıncı eşitleyebilmek için, orta kulağı döşeyen dokudan kan serumuna benzer bir sıvı sızarak burayı doldurur. Bu duruma "orta kulakta sıvı", "seröz otit" veya "aero-otit" ismi verilir.

Östaki borusunu tıkanmasına yol açan en sık sebep basit soğuk algınlığıdır. Sinüs iltihapları ve burun alerjileri de (saman nezlesi gibi) sık sebeplerdendir.

Östaki borusu ve onu döşeyen döşeyen doku, burun ve genizin devamıdır. Bu devamlılıktan dolayı çoğunlukla burunun tıkalı olması, kulakların da tıkalı olmasına ve böyle hissedilmesine sebep olur.

Östaki borusunun tıkanmasının bir diğer sebebi dokularda şişliğe yol açan orta kulak iltihaplarıdır.

Östaki borusu yetişkinlere göre daha dar olduğu için çocuklar tıkanıklığa daha yatkındırlar.

Hava Yolculuğu Nasıl Problem Yaratır?

Hava yolculuğu esnasında ani basınç değişiklikleri olur. Bu basınç değişikliklerinin eşitlenmesi için östaki borusunun o esnada hemen açılıp kapanabilmesi lazımdır. Bu olay özellikle uçak inişe geçtiğinde görülür.

İlk dönemde basınç eşitlenmesi sağlanamayan uçaklarda bu gerçek bir problem oluşturmaktaydı. Günümüzde bu olay en aza düşürülmüştür. Buna rağmen hâlâ bazı önlenemeyen basınç değişiklikleri olabilmektedir.

Gerçekte, basınç değişikliğine yol açan her türlü durum problem yaratır. Aynı durumla, yüksek binalarda hızla hareket eden asansörlerin içinde veya suya dalarken karşılaşırsınız. Derine dalan dalgıçlara ve pilotlara bu durumla nasıl başedecekleri öğretilir. Siz de kendi metodunuzu öğrenebilirsiniz.

Kulaklarınızın Tıkanmasını Nasıl Önlersiniz?

Yutma işlemi östaki borusunu açan kasları harekete geçirir. Sakız çiğnerken veya naneli şeker yerken daha sık yutkunursunuz. Bunlar inişe geçmeden önce yapılabilecek iyi egzersizlerdir. Esnemek daha bile iyidir. Esnerken bu kas daha iyi uyarılır. İniş sıasında uyumamaya dikkat etmeniz gerekir çünkü uyurken yutkunma işlemi çok yavaşlar (uçuş ekibi inişe geçildiğinde sizi uyandırmak ister).

Şayet yutkunmak ve esnemek etkili değilse şu metod en iyi sonucu verir: 1)Burun kanatlarınızı elinizle sıkıca kapatınız 2)Ağızdan kuvvetli bir soluk alınız 3)Ağzınız ve burnunuz kapalı olduğu halde bu nefesi yanak ve yutma kaslarınızı kullanarak dışarı üflemeye çalışınız, böylece basınçlı hava östaki borusundan orta kulağa geçebilir. Kulağınızda basınç veya ses hissttiğinizde başardınız demektir. İniş sırasında bunu birçok kez yapmanız gerekebilir.

Bebekler bu işlemi yapamazlar fakat bir şey emerlerse rahatlarlar. İniş sırasında bebeğinizi emziriniz veya besleyiniz ve uyumalarına müsaade etmeyiniz.

Hangi Tedbirleri Almalısınız?

Kulaklarınuıza hava ile basınç yaparken karnınızı ve göğsünüzü kullanmayınız çünkü bu durumda çok fazla basınç oluşur. Uygun basınç sadece yanak ve yutma kaslarınızı kullanarak sağlanır.

Soğuk algınlığınız, sinüs iltihabınız veya alerjiniz varsa en iyisi uçuşu ertelemektir.

Son günlerde bir kulak müdahalesi geçirmişseniz, doktorunuzdan uçuş hakkında bilgi alınız.

Burun Açıcı İlaçlar ve Burun Spreyleri?

Deneyimli yolcular inişe geçmeden yaklaşık bir saat önce burun açıcı bir ilaç veya sprey kullanırlar. Bu ilaçlar kulağa giden dokuları büzerek orta kulak havalanmasına yardımcı olurlar. Aynı sebepten dolayı alerjisi olan kişiler de alerji ilaçlarını uçuş öncesi almalıdırlar.

Burun açıcı ilaçların yüksek tansiyonu, kalp problemi, kalp ritm bozukluğu, tiroid hastalığı, aşırı sinirliliği olan kişilerce kullanılmadan önce mutlaka bir hekime danışılması gerekmektedir. Aynı şekilde hamile bayanlar da hekimlerine danışmalıdırlar.

Kulaklarınız Açılmazsa Ne Yapılmalı?

İnişten sonra da basınç eşitleyici hareketler yapabilir ve burun açıcı ilaçlara devam edebilirsiniz (burun açıcı spreyleri kullanmayı alışkanlık haline getirmeyiniz ve uzun süre kullanmayınız aksi takdirde daha fazla tıkanıklığa yol açabilirler). Kulaklarınız hâlâ açılmıyor ve ağrıyorsa kulak hekimine başvurmanız gerekir. Hekiminiz, kulak zarınızı çizerek orta kulağınızdaki basıncı veya sıvıyı boşaltmaya ihtiyaç duyabilir.

Gebelikte görünen rahatsızlıklar

Gebelikte görünen rahatsızlıklar
Kadının gebeliği boyunca yaşadığı rahatsızlıklar genelde "gebeliğin küçük rahatsızlıkları" olarak isimlendirilirler. Ancak bu deyimin hadiseyi tam olarak izah etmekten yoksun olduğu görülmektedir. Çünkü belirlenen rahatsızlıkların bir çoğu, gebelik hormonlarına ve destek organlarına bağlı olarak ortaya çıkan normal, fizyolojik değişimlerdir. Bununla birlikte, kadın bu sorunları yaşarken, bu rahatsızlıklar hiç de "küçük" sorunlar olarak görülmemektedir. Çünkü kadın günlük yaşamında bu sıkıntıları devamlı çekmekte bu sorunlarla sürekli karşı karşıya kalmaktadır.

o Memelerde gerginlik ve hassasiyet:

Memelerdeki rahatsızlık: gerginlik, dolgunluk, sızlama ve meme başında hassasiyet şeklinde kendini gösterir. Genelde gebelik süresince devam eden bu belirtilerin bir ya da birkaçının varlığı gebeliğin ilk belirtisi olarak kabul edilir. Bu rahatsızlıklar meme bezlerinin büyümesi ve damarlaşmasının artması nedeniyle meydana gelir.

Alınması Gereken Önlemler:

Memelerdeki rahatsızlık: geniş bantlı sutyenlerin kullanılması ve geceleyin baskıyı azaltmak için yatma pozisyonunun değiştirilmesi ile azaltılabir. Gebelik ilerledikçe meme başı ve etrafındaki kahverengi dokuların kuruluğunu önlemek için sabun kullanmaktan kaçınılmalıdır. Memelerden kolostrum adını verdiğimiz koyu kıvamlı, sarımsı "ilk süt" gelişi olması durumunda meme başına hafifçe masaj yapılması gerekebilir. Bu işlem gelen süt ile memenin nemlendirilmesi ve emzirme için meme başının hazırlanmasını sağlaması bakımından da önemlidir.

Bu dönemde süt akışı sorun oluyorsa sutyen içine göğüs petlerinin kullanılması ve yumuşak pamuklu giyeceklerin giyilmesi faydalı ve rahatlatıcı olabilir.

o Bulantı ve Kusma:

Bulantı ve kusma gebeliğin erken dönemlerinde % 70 oranında yaşanılan normal fizyolojik bulgularıdan biridir. Genellikle adet kanamasının geciktiği günlerde gebelikle birlikte başlar ve normal olarak gebeliğin ilk üç ayında kendiliğinden geçer. Günün herhangi bir saatinde görülmesine rağmen, daha ziyade sabahın erken saatlerinde yaşandığı için "sabah rahatsızlığı" olarak da isimlendirilir. Bir çok gebede gebeliğin ilk üç ayında bulantı şikayetini değişik derecelerde yaşarken, bunların çoğunluğunda kusma meydana gelmez.

Gebelikteki bulantı ve kusmanın tam olarak nedeni bilinmemesine rağmen daha ziyade gebelik hormonlarının kandaki seviyesinin artmasına bağlı olarak geliştiği kabul görmektedir. Gebelikte hormonal etki ile midenin boşalma zamanının artması ve ayrıca kandaki kan şekeri seviyesindeki değişikliklerde bulantıya neden olduğu bildirilmektedir. Bulantıya sebep olduğu ileri sürülen diğer nedenler: mide asit salgılarının artması, yememeye bağlı olarak midenin boş olması, susuz kalma, ağızda acılık, annede düşük tansiyon değişikliği, psikolojik faktörler ve yorgunluk sayılabilir.

Alınacak Önlemler:

Eğer bulantı sabahları erken saatlerde görülüyorsa, sabah yataktan kalkmadan önce karbonhidratlı (unlu mamuller) kuru yiyecekler yemek faydalı olabilir. Yatak kenarında kraker bulundurmak birçok kadının uyguladığı bir yöntemdir. Bir bardak süt içmek ya da iki adet kalsiyum tableti almak mide asitini yatıştırmak için yardımcı olabilir. Yemekler az ve sık olarak alınmalıdır. Su ve diğer içeceklerin yemek sırasında değilde öğün aralarında alınmasına özen gösterilmelidir. Maden suyu gibi tatlandırıcısız karbonatlı meşrubatlar bulantı için nispeten yardımcı olabilir. Gebe kadın ilk dönemde yemek hazırlamada zorlanabilir. Bu dönemde ailedeki kişiler tarafından yemek hazırlamada yardımcı olunması gerekmektedir.

Vitamin B6 haplarının yemeklerden sonra ya da yatarken alındığında bulantı için faydalı olabilir. Ancak bulantı giderici ilaçların hekim tarafından önerilmedikçe kullanılması anne ve bebek yönünden sakıncalı olabilir. İstirahat ve tansiyon düşüklüğünden kaçınmak için yavaş hareket etmek bulantıyı azaltmaya yardımcı olabilir.

Eğer bulantı ve kusma ısrarcı ve vücudun susuz kalmasına (dehidratasyona) yol açmış veya dördüncü aydan sonrada devam ediyorsa o zaman bu durum gebeliğin "normal" bulgusu olmaktan çıkar, ileri tetkik ve değerlendirmenin yapılmasını gerektirir.

o Pityalizm-Ağızda Acılık:

Pityalizm, gebelik sırasında tükürük salgısının fazla miktarda mineral içermesine bağlı olarak yoğunluğunun artması sonucu ağızda metalik acı bir tat oluşmasıdır. Bu rahatsızlık gebeliğin ikinci veya üçüncü haftasında birden bire başlamasıyla karakterizedir. Gebeliğin ilk üç ayında azalıp kendiliğinden kaybolabilir. Ancak gebeliğin sonuna kadar devam eden vakalar mevcuttur.Tükrük salgısmdaki yoğunluk yutmayı güçleştirir ve sık tükürme ihtiyacının yanında, bulantı-kusmaya neden olabilir. Ağzda ve özellikle dilde kuruluk, tükürük bezlerinde şişlik, ağızda tahriş ve konuşmada zorlanma olabilir.

Bu durumu oluşturan nedenler tam olarak bilinmemekle birlikte gebelik hormonlarının artması ve gebelikte oluşun bulantı nedeniyle yutmada isteksizliğin sebep olabileceği belirtilmektedir.

Alınacak Önlemler:

Pityalizm in bilinen kesin tedavisi olmadığından belirtilere yönelik tedavi yapılması önerilmektedir. Bu maksatla ağız hijyenine önem verilmesi ve salgı azaltıcı ağız sıvılarının kullanımı faydalı olabilir. Nişastalı hamur işi yiyeceklerinin kullanımının kısıtlanması ve dengeli beslenme önerilebilir.

Eğer aşırı tükürük salgısı varsa hekime müracaat edilerek ağız yaraları, bademcik iltihabı, mide, pankreas ve karaciğer hastalıklarına yönelik ileri tetkiklerin yapılması ve ona göre tedavi edilmesi önerilebilir.

o İdrar kaçırma ve Sık İdrara Çıkma:

Gebelikte, idrar kaçırma ve sık idrara çıkma şikâyetleri genelde birlikte görülür. Gebeliğin ilk üç ayında büyüyen rahimin, mesaneye ve böbrekten mesaneye uzanan idrar yollarına yaptığı bası ve hormonların idrar yollarında genişlemeye yol açan etkileri nedeniyle bu şikâyetler orkaya çıkar. İkinci üç ayda (3-6 ay) rahmin basısı nispeten azalır. Çünkü rahim leğen kemiğinin dışına doğru büyür ve böylece idrar

sıklığı azalır, idrar sıklığı üçüncü üç ay (6-9 ay) da tekrar sorun olmaya başlar. Çünkü bebekle birlikte büyümüş rahim olan tekrar idrar torbasına bası yapar.

Gebelik hormonlarının idrar yollarındaki düz kaslarda yaptığı gevşetici etkisi nedeniyle, idrar yollarında genişlemeye neden olur. Bu durum ise gebe kadınların genelde idrar kaçırmalarına yol açmaktadır.

Alınması Gereken Önlemler:

Gebelikte, idrar kaçırma ve sık idrara çıkma hadisesi, bütün gebeleri rahatsız eden en önemli sorun olarak kendini göstermektedir. Şikâyetleri gebelik süresince tamamiyle ortadan kaldırmanın imkânı yoktur. Ancak alınacak tedbirlerle şikâyetlerin nispeten giderilmesi mümkündür. Önerilen tedbirler: idrar torbası (mesane) mümkün olduğunca boş tutulmalı ve aşırı gerilmesini önlemek için idrar hissi oluşur oluşmaz boşaltılmalıdır. Gün içinde yeterince sıvı alınmalı, ancak geceleyin uykunun bölünmesi ve gece idrar kaçırmanın önlenmesi bakımından sıvı alımı bir miktar azaltılmalıdır. Kahve, çay, kola gibi kafeinli içeceklerden kaçınılmalı ve karın-kasık bölgesindeki kasların güçlendirilmesi maksadıyla "kegel egzersizler"! yapılmalıdır. (Kitabın ilerdeki "Egzersiz" bölümünde bu egzersizlerin nasıl yapılacağı konusunda ayrıntılı bilgi verilmiştir). Alınan tüm tedbirlere rağmen idrar sızması önlenemiyorsa astarlı külotlar kullanılabilir.

Gebelikte idrar kaçırılma miktarında artma, sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, sızlama ve idrar renginde değişikliğin olması gibi durumlarda zaman kaybedilmeden doktora müracaat edilmesi gerekir,

o Yorgunluk ve Halsizlik:

Gerçek nedeni bilinmemekle beraber erken dönemlerinde bütün gebelerde yorgunluk ve halsizlik görülmektedir. Bu duruma daha ziyade kandaki bazı hormonların gebeliğe bağlı olarak artışlarının sebep olduğu ileri sürülmektedir.

Kişinin harcadığı enerji miktarının %25 oranında artması yorgunluğa ve solunum sayısının artmasına sebep olmaktadır. İlk üç ayda ise fizyolojik ve psikolojik değişikliklerle birlikte meydana gelen halsizlik ve yorgunluk daha ziyade kansızlık, kalp rahatsızlığı ve başka bir hastalığa bağlı kilo kaybından ileri gelebilir. Durumun aydınlatılması bakımından hekime müracaat edilmesi en uygun hareket tarzı olarak değerlendirilmelidir.

sıklığı azalır, idrar sıklığı üçüncü üç ay (6-9 ay) da tekrar sorun olmaya başlar. Çünkü bebekle birlikte büyümüş rahim olan tekrar idrar torbasına bası yapar.

Gebelik hormonlarının idrar yollarındaki düz kaslarda yaptığı gevşetici etkisi nedeniyle, idrar yollarında genişlemeye neden olur. Bu durum ise gebe kadınların genelde idrar kaçırmalarına yol açmaktadır.

Alınması Gereken Önlemler:

Gebelikte, idrar kaçırma ve sık idrara çıkma hadisesi, bütün gebeleri rahatsız eden en önemli sorun olarak kendini göstermektedir. Şikâyetleri gebelik süresince tamamiyle ortadan kaldırmanın imkânı yoktur. Ancak alınacak tedbirlerle şikâyetlerin nispeten giderilmesi mümkündür. Önerilen tedbirler: idrar torbası (mesane) mümkün olduğunca boş tutulmalı ve aşırı gerilmesini önlemek için idrar hissi oluşur oluşmaz boşaltılmalıdır. Gün içinde yeterince sıvı alınmalı, ancak geceleyin uykunun bölünmesi ve gece idrar kaçırmanın önlenmesi bakımından sıvı alımı bir miktar azaltılmalıdır. Kahve, çay, kola gibi kafeinli içeceklerden kaçınılmalı ve karın-kasık bölgesindeki kasların güçlendirilmesi maksadıyla "kegel egzersizler"! yapılmalıdır. (Kitabın ilerdeki "Egzersiz" bölümünde bu egzersizlerin nasıl yapılacağı konusunda ayrıntılı bilgi verilmiştir). Alınan tüm tedbirlere rağmen idrar sızması önlenemiyorsa astarlı külotlar kullanılabilir.

Gebelikte idrar kaçırılma miktarında artma, sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, sızlama ve idrar renginde değişikliğin olması gibi durumlarda zaman kaybedilmeden doktora müracaat edilmesi gerekir.

o Yorgunluk ve Halsizlik:

Gerçek nedeni bilinmemekle beraber erken dönemlerinde bütün gebelerde yorgunluk ve halsizlik görülmektedir. Bu duruma daha ziyade kandaki bazı hormonların gebeliğe bağlı olarak artışlarının sebep olduğu ileri sürülmektedir.

Kişinin harcadığı enerji miktarının %25 oranında artması yorgunluğa ve solunum sayısının artmasına sebep olmaktadır. İlk üç ayda ise fizyolojik ve psikolojik değişikliklerle birlikte meydana gelen halsizlik ve yorgunluk daha ziyade kansızlık, kalp rahatsızlığı ve başka bir hastalığa bağlı kilo kaybından ileri gelebilir. Durumun aydınlatılması bakımından hekime müracaat edilmesi en uygun hareket tarzı olarak değerlendirilmelidir.

Alınması Gereken Önlemler:

Gebelikte oluşan halsizlik ve yorgunluğu azaltmanın en önemli yolu her gece en azından 7-8 saat uyumaktır. Eğer günlük program uygunsa öğle uykusu, kadın çalışıyorsa kısa aralıklı olarak istirahat tavsiye edilir. Demir takviyeli dengeli diyete devam edilmelidir. Düzenli egzersiz ve sosyal aktivite yorgunluk hissini azaltabilir. Enerji arttırdığı söylenilen ilaç ve kafein tüketiminden kaçınılmalıdır. Gebe kadın, kendisini sürekli yorgun hissediyorsa: yetersiz beslenme, egzersiz eksikliği, kansızlık, kalp hastalığı gibi sistemik bir rahatsızlık, fazla aktivite, gebeliğe karşı aşırı tepki ve psikolojik etkenler yönünden incelemenin yapılması gerekir.

o Vajinal Akıntıda Artma:

Gebelik hormonlarının etkisi, büyüyen rahmin etraf dokulara, kasıklara ve damarlara yaptığı bası nedeniyle: miktarı artmış, kokusuz, renksiz ya da hafif sarımsı renkte olan vaginal akıntının olması, gebeliğin normal seyri olarak kabul edilebilir. Gebeyi rahatsız edecek şekilde peynir kıvamında kötü kokulu ve fazla miktardaki akıntılar bir hastalığın habercisi olabileceğinden zaman kaybetmeden hekime müracaat edilmesi gerekir.

Alınması Gereken Önlemler:

Temizliğin dikkatlice ve iyi yapılması, hijyen kurallarına uyulması gibi tedbirler akıntıyla mücadele etmede oldukça başarılı bir yöntemdir. Perine bölgesinin (haznenin etrafı ile anüs arasında kalan kısım) mikrop kapmasını önlenmesi bakımından, tahrişten kaçınılması, bölgenin kuru ve temiz tutulması gerekir. Bölgenin serin tutulması ve hava akımının sağlanması bakımından pamuklu giysilerin giyilmesi tavsiye edilebilir. Sıkı giysiler ve külotlu çorap giymekten kaçınılmalıdır. Akıntı rahatsız edecek düzeyde ise, sık olarak değiştirilmek üzere günlük petler kullanılabilir. Mikrop kapma riskini artırdığından tampon kullanılmamalıdır. Haznenin içinin duş şeklinde yıkanması, haznenin mikroptan korunmasını sağlayan doğal ortamının bozulmasına yol açacağından, temizlik spreylerinin ve pudraların kullanılmaması tavsiye edilir.

Vajinal akıntının karakterinde, renginde ve kokusurîda bir değişikliğin olması mikrobik bir hastalığın habercisi olabileceğinden, ayrıca akıntı miktarında aniden artışın olması durumunda ise bebeği çereleyen su kesesinin yırtılmış olabileceği düşünülerek zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerekir.

Gebelikte vajinanın mikrop önleyici doğal yapısı kısmende olsa bozulduğundan mikropların yerleşmesi ve hastalık oluşturması kolaylaşmaktadır.

o Burun Tıkanıklığı ve Burun Kanaması:

Bazı kadınlarda gebelik sırasında allerji ya da soğuk algınlıkları varmış gibi burunda dolgunluk, tıkanıklık veya burun akıntısı oluşabilir. Bazılarında ise nadiren de olsa burun kanaması meydana gelebilir.

Alınması Gereken Önlemler:

Aralıklı olarak soğuk buhar tatbiki, tuzlu su içeren burun damlası ya da burun spreyleri burun tıkanıklığını geçirmede beş gün süreyle güvenle kullanılabilir. İlaç içeren burun damlaları bebeğin gelişimini etkileyebileceğinden ve bazı türleri de annenin tansiyonunu yükseltebileceğinden kullanılması tavsiye edilmez. Burun kanaması olduğunda baş öne doğru eğilmeli, burun kanatları birbirine yapıştırılacak şekilde parmakla burun kanatlarına bastırılmalıdır. Burun köküne baskı veya buz torbası uygulaması da faydalı sonuç verebilir. Eğer kanama devam ederse buruna gazlı veya pamuklu tampon uygulanabilir. Burun kanamasında hiç bir zaman baş arkaya doğru atılmamalıdır. Yapılan ilk yardıma rağmen durdurulamayan burun kanamalarında zaman kaybetmeden tansiyon kontrol edilmeli ve hekime başvurulmalıdır,

o Tansiyon Düşüklüğü ve Bayılma:

Gebeliğin ilk üç ayında meydana gelen hormonal değişiklikler, psikolojik etkenler, dolaşım bozukluğu ve tansiyonun aniden düşmesi gibi nedenlerle gebe bir kadında baş dönmesi ve baygınlık hissi gelişebilir. Bacak damarlarında kanın göllenmesi, kan şekerinin düşmesi, ani pozisyonun değişikliği, yorgunluk, damar yatağında mevcut sıvı miktarının artması ile dolaşımın yüklenmesi ve nispi olarak kansızlığın gelişmesi gibi nedenlerden ileri gelir. Ayrıca, gebeliğin daha geç dönemlerinde kadının sırtüstü yatmasına bağlı olarak hafif tansiyon düşüklüğü ve baş dönmesi görülebilir.

Alınması Gereken Önlemler:

Genel olarak hastalardaki ilk belirti: anlamada zorlanma ve yetersizlik, baş dönmesi ve görme bozukluğu şeklinde kendini gösterir. Baş dönmelerinde ve bayılma durumlarında yapılacak ilk müdahale hastayı sırt üstü yatırıp başının altına yastık koymadan bacaklarının yukarı kaldırılması gerekir. Gebe kadın, kendinde bu durumu hissettiği anda hemen oturmalı ya da uzanmalıdır. El ve ayak parmak uçlarının sıkıştırılması, yüzüne bir bezle soğuk su veya kolonya sürülmesi ile hastanın kendine gelmesi sağlanabilir. Bunlar yapılırken bir sağlık mensubu tarafından nabız ve tansiyonun kontrol edilmesi alınması gereken önlemler bakımından gerekli olduğu bilinmelidir.

Ani pozisyon değişikliklerinden, uzun süre aynı pozisyonda oturmaktan ya da ayakta durmaktan kaçınılmalıdır. Çünkü bu durum kanın göllenmesine ve baygınlık hissine neden olmakta, vücutta dolaşan kan miktarının azalmasına sebep olmaktadır. Sırtüstü yatarken önce bir tarafa yan dönüp uzanmalı, daha sonra oturur pozisyon alınmalıdır. Temiz hava rahatlatıcı olacağından sıcak ve kalabalık ortamlardan kaçınılmalı, hava akımına maruz kalmayacak şekilde kapı ve pencere açılmalı rahat ve ferah bir ortam sağlanmalıdır. Orta dereceli ekstremite ve solunum egzersizleri faydalı olabilir, yeterli derecede istirahat edilmesine, demir ve vitamin desteğinin yapılmasına, sık ve az yemek yemeye özen gösterilmelidir.

Penis Kanseri

Penis Kanseri
Penis kanseri çok enderdir. Genellikle sünnet olmamış ve sünnet derisinin altındaki bölgeyi temiz tutmayan erkeklerde görülür. Ilk safhalarda, genellikle penis ucuna yakın ağrısız küçük oluşumlar ortaya çıkar. Ameliyatla çıkarılıp incelenmeden, bunları alelade zararsız penis siğillerinden ayırmak olanaksızdır. Hapis oluşum geliştikçe ağrı ve kanama olabilir.

Belirtiler

- Penisin genellikle ucunda, sivilce gibi ağrısız bir yara;

- Peniste başka tip ağrısız sivilce veya siğiller.

Teşhis

Penisteki herhangi bir oluşum üroloğa görünmek için yeterli bir nedendir. Doktor muayenede kitlenin çıkarılarak incelenmesi sonucunda kitlenin habis olup olmadığına karar verir. Habis olduğu ortaya çıkarsa, vücudun başka yerlerine dağılıp dağılmadığını anlamak üzere birtakım başka testler yapılarak yayılmayı kontrol altına alabilmek için gerekli en iyi tedaviye karar verilir.

Bütün diğer kanserler gibi penis kanseri de hayatı tehdit edebilir. Ne kadar erken teşhis ve tedavi olursa, iyileşme şansı o kadar yüksektir.

Tedavi - Ameliyat

Habis oluşumla birlikte, penisin küçük bir kısmının da çıkarılması gerekebilir. Penisin büyük bir bölümü çıkarılsa da, cinsel aktivite ve idrar yapmak için yetecek kadarı bırakılabilir.

Diğer Tedaviler

Hastalığın vücudun diğer taraflarına da dağılmasını engellemek veya dağılmayı kontrol altında tutmak için, radyoterapi veya kemoterapi kullanılabilir.

Prezervatif

Prezervatif
Kondom iliski öncesi erkegin sertlesmis penisine takilan, latexten yapilan ince ve esnek bir kiliftir.

Gebeligi nasil önler?

Kondom spermlerin hazneye ve oradan da rahime ulasmasini engelleyerek gebeligi önler. Kondom ile korunan çiftler her iliskide kondom kullanmalidir.

Ne kadar etkilidir?

Dogru ve her iliskide yeni bir adet kullanildiginda %97 oraninda gebelikten korur. Kondom diger modern yöntemler gibi,geri çekme gibi geleneksel yöntemlerden daha etkilidir.

Kondomun yararlari

Kondom AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulasan hastaliklara karsi koruyucudur.
Kondom kullanmak için muayene olmak ya da reçete gerekmez.
Yan etkisi yoktur. Herkes kullanabilir. (Kondomun yapisindaki maddelere duyarliligi olanlar disinda)
Kondom cinsel iliskinin uzamasini saglar. Erken bosalmanin önlenmesine yardimci olabilir.
Servikal kanserin önlenmesine yardimci olabilir.

Kullanacak kisilere uyarilar


Her cinsel iliskide yenisini kullaniniz.
Kondom sertlesmis penise hazne ile temas etmeden önce uygulanmalidir. Uç kisminda meninin birikmesi için küçük bir bosluk birakilir.
Iliskiden sonra erkek penisini geri çekerken kondomu çevresinden tutmalidir. Böylece meninin hazneye dökülmesi önlenir.
Kondom kayganlastirmak için yag, krem veya vazelinli jellerle birlikte asla kullanilmamalidir. Bu ürünler kondomu eritip yirtilmasina yol açar.
Spermisit jelleri veya suya dayanikli kondom kayganlastirici kremleri kullanabilirsiniz.
Kuru sürtünme kondomun yirtilmasina neden olabilir. Hazne kayganlasmis olmalidir.
Eger kondom yirtilirsa veya hazneden çikarsa hemen koruyucu krem veya jel uygulanmalidir.
Kondomu evinizde karanlik, serin ve rutubetsiz bir yerde saklayiniz.

Çiftlerin kondom ile spermisitleri birlikte kullanmalari tesvik edilmelidir. Bu durum dogum kontrol yöntemi olarak etkinligi artirir ve AIDS dahil cinsel yolla bulasan hastaliklara karsi koruma saglar.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Sırt Ağrıları

Vücuda destek olan sırtı önemsememek hiç doğru değil. Sırt ağrıları milyonlarca insanın ortak sorunu. Özellikle gelişmiş ülkelerde sırt sorunları önemli bir probleme dönüştü. Bunun için sırt sağlığına özen göstermeliyiz.

Yapılan bir araştırmaya göre sırt ağrılarından yakınanların yüzde 35’i için sırt ağrıları kronik bir soruna dönüşüyor. İnsanların sırtları neden ağrır? Tıp uzmanları başlıca nedenleri şöyle sıralıyorlar: Kötü duruş, incinme, stres, hamilelik, yaşlılık ve aşırı kullanma.

Duruşa dikkat

Eğer düzgün durmayı ilke edinirseniz sırt ağrılarınızın azaldığını göreceksiniz. Bir süre sonra da hiçbir şikayetiniz kalmayacak. Otururken öne doğru eğilmemeye dikkat edin. Omuzlarınız öne doğru gelmesin. Sürekli olarak omuzlarınızı geri itin ve midenizi içinize çekin. Böylece vücudun ağırlığını eşit olarak çeşitli bölgelere dağıtmış olursunuz. Sakın bacak bacak üstüne atarak oturmayın. Bu alışkanlık kan dolaşımını zorlaştırır. Eğileceğiniz zaman sırtınızı öne eğmeyin. Dizlerinizi kırarak diz çökün. Böylece sırtınıza fazla yük binmesini önlersiniz. Alışverişten dönerken, yükü bir elinizde taşımayın. İki ayrı çanta ya da torbaya eşit miktarda malzeme koyun ve öyle taşıyın. Sırtınız ve omuzlarınız arasında denge kurulmasını sağlamakla, sırt ağrısı çekmekten kurtulursunuz.

Ağrılara neden olan hastalıklar

Schuermann hastalığı:

Boyun ve bele göre sırttaki omurlar daha az hareketlidir. Bu nedenle büyüme çağında kan dolaşım problemlerine ait omur düzeyindeki gelişim hastalıkları en çok sırtta görülür. Büyüme çağında kas, eklem uyumsuzluğu yaşayan çocukların sırtlarında ortaya çıkan kifoz adı verilen yuvarlılık, kamburlaşma sırt ağrısına neden olabiliyor. Hastalığın habercisi olabileceği gibi bu dönemde öne doğru eğilmelerden de kaynaklanabilir. Skolyoz, çocukluk ve genç erişkinlik dönemlerinde omurganın üç boyutta eğrilmesi sırt ağrısıyla kendini belli edebilir. Bu sırt ağrıları hareketle artan dinlenmeyle geçen özelliktedir.

Enflamatuar (İltihaplı) romatizmal hastalıklar:

Enflamatuar, gece ağrıları diye adlandırılan bu sırt ağrıları hastalığın en çok bilinen belirtisidir. Gecenin ikinci yarısında uykudan uyandırabilecek şiddette görülür. Ağrıların yanı sıra eklem şişmeleri, sabah sertliği şikayetleri ortaya çıkar. Romatizmal hastalıklarda erken tanıyla, hastalık nedeniyle ortaya çıkabilecek tahribat en aza indirilmeye çalışılır.

Osteoporoz adı verilen kemik erimesi hastalığı:

Özellikle geceleri sırtta şiddetli ağrılara neden olabiliyor. Yaşlı kadınlarda sırt ağrıları, osteoporoz nedeniyle ortaya çıkan osteoporotik yıkım adı verilen, omurların şekillerini kaybedip çökmesinden kaynaklanabilir.

Kanser:

Orta yaş üstünde (40 yaş üzerinde) omurgaya yayılmış kanser nedeniyle gece sırt ağrıları ortaya çıkabilir. Ağrıların bu yönde araştırılması gerekiyor. Hastalığın elenmesinde en kolay tanı yöntemi iki yönlü sırt grafisi çekmek.

Oransızlık problemleri:

Kilo ve boy endeksine göre göğüsleri büyük olan kadınlar sırt ağrısı çekebiliyorlar.

Kalp hastalıkları:

Kürek kemiğine vuran sırt ağrıları, kalp hastalıklarından şüphelenmesine neden olabiliyor. Safra yolları hastalıklarında sırt ağrısı ilk belirti olarak ortaya çıkabiliyor.

Zona:

Sinir uçlarında iltihaplanması sonucu ortaya çıkan hastalık hiçbir belirti vermeden sırt ağrısıyla kendini gösterebiliyor.

Psikosomatik neden:

Sırt ağrıları sadece yaşam koşulları ve strese bağlanmamalı. Her türlü hastalık irdelenmeli.

Ağrıları geçirmek için

Eğer sırtınız ağrıyorsa, yaptığınız iş ne olursa olsun o işi bırakın. Eğer sırtınızda sıcaklık da varsa, soğuk kompres uygulayın. Eğer sırtınız ağrırken aynı zamanda geriliyorsa, sıcak su torbasını sırtınızda gezdirin. Bu arada ağrı kesici bir ilaç da alabilirsiniz. Eğer iki üç gün içinde sırt ağrılarınız geçmezse bir doktora görünmelisiniz.

Uzun süre yatak istirahati yapmak, sırta destek veren kasları zayıflatabilir. Bu nedenle sadece yatarak ağrı geçirmeyi denemek yanlıştır. Bu arada yoga hareketlerinin sırt için son derece yararlı olduğunu belirtelim.

Sağlıklı bir sırt için

1 - Stres ve gerginlik, sırt kaslarının gerilmelerine neden olur. Bu nedenle haftada bir kez sırtınıza masaj yaptırın ya da yoga yapmayı öğrenin. Sırt kaslarının rahatlaması için bu önlemleri almak zorundasınız.

2 - Sırtın sağlıklı olabilmesi için doğru egzersizleri seçmek çok önemlidir. Yüzme ve yürüyüş sırt için ideal egzersizler olarak nitelendirilir, ama siz gene de bir doktora danışın.

3 - Oturduğunuz sandalye ya da koltuk, mutlaka çok rahat olmalı. Ve sırtınıza destek vermeli. Evde iş yerinde ve arabada bu hususa dikkat etmelisiniz. Yumuşak kanape ve koltukların arkalarına yastık koyarak destek almak gerekir.

4 - Yaşamımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçirdiğimize göre yatağımıza da dikkat etmemiz gerekiyor. Yatağınız kalçalarınızın ve omuzlarınızın rahat edebileceği bir şekilde olmalı.

Sırt Kaslarınız İçin Yapabileceğiniz Basit Egzersizler

1. Boynunuzu Esnetin

Dik olarak oturun ve başınızı kendi etrafında döndürmeden omuzlarınıza doğru hafifçe eğin. Telefonla konuşurken ahizeyi bir sağ omuzunuza bir de sol omuzunuza koyarak bu egzersizi yapabilirsiniz.

2. Omuzlarınız İçin

Dik oturuş pozisyonunuzu bozmadan gece yatış pozisyonlarınızdan kaynaklanan sırt ağrılarınızı gidermek için omuzlarınızı önce öne sonra arkaya doğru düzenli rotasyon ile hareket ettirin.

3. Göğüs Kasları İçin

Dik oturur pozisyonunuzu bozmadan kollarınızı gergin olarak önde göğsünüze paralel şekilde birleştirin. Kollarınızın gergin olmasına özen gösterin ve elleriniz birbirine birleşik iken, başınızın üstüne doğru kol iç kasları ve gögüs kaslarınızın gerilmesini sağlayın.

4. Sırt Kaslarına Devam

Dik oturur pozisyonunuzu koruyarak Önce sağ/sol kolunuzu yana doğru açın. Elinizi bileğinizden yukarı doğru avucunuz dışa bakacak şekilde gerin ( Bu sizin alt kol iç kaslarınızı açacaktır). Pozisyonu bozmadan kolunuzu sırtınıza doğru gerin ve el bileğinizi kendi etrafında çevirin. Kolunuzu başınıza paralel kaldırın ve aynı hareketi tekrarlayın. Kütürdeyen kas seslerinizi duyacaksınız. Aynı işlemi diğer kolunuza da uygulayın.

5. Sıra Bacaklarda

Sırtınızı dik tutmaya çalışarak bacağınızı göğsünüze doğru çekin. Arka bacak kaslarınızın gerginliğini hissedene bu hareketi yapın. Pozisyonu bozmadan ayak bileğinizi kendi etrafında döndürün ve gergin durumdayken yavaşça sandalyenin yanına 2. şekildeki gibi bırakın. Diğer bacağınıza da aynı işlemi tekrarlayın.

6. Yan Bacak Kaslarınız İçin

Dik oturur pozisyonda önce sağ/sol bacağınızı dik olarak gövdenize paralel olarak uzatın. Bacağınızı gergin hale getirip ayak bileğinizden ayağınızı kendi etrafında çevirin.

KOLESTEROL Değerleri

Kanda kolesterol ve LDL-kolesterolün yüksek olması, HDL-kolesterolün düşük olması bir risktir. Bu tür kişilerde, kalp krizi, felç, damar tıkanması, böbrek yetmezliği gibi hastalıkların ortaya çıkma olasılığı daha fazladır.

20 YAŞIN ÜZERİNDEKİLER İÇİN KAN KOLESTEROL DÜZEYLERİ
< 200 mg/dl (NORMAL)
200-239 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
> 240 mg/dl (YÜKSEK)
KAN LDL-KOLESTEROL DÜZEYLERİ
< 130 mg/dl (NORMAL)
130-159 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
> 160 mg/dl (YÜKSEK)

KAN HDL-KOLESTEROL DÜZEYİ
KADINDA ORTALAMA 55 mg/dl (NORMAL)
ERKEKTE ORTALAMA 45 mg/dl (NORMAL)
< 35 mg/dl (DÜŞÜK)

RİSKLİ DURUMLAR
Kolesterol > 200 mg/dl veya
LDL-kolesterol > 130 mg/dl veya
HDL-kolesterol < 35 mg/dl.

KAN TRİGLİSERİD DÜZEYİ
< 200 mg/dl (NORMAL)
200-400 mg/dl (SINIRDA YÜKSEK)
400-1000 mg/dl (YÜKSEK)
> 1000 mg/dl (ÇOK YÜKSEK)

Yukarıdaki değerlere uygun olmayan sonuçların saptanması, yağ metabolizması bozukluğunu düşündürür. Bu durumda kan alınarak kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol ve trigliserid düzeyleri ölçülmelidir.

Kan kolesterol seviyeleri parmak ya da kolunuzdan alınan kan örneğinden ölçülür.

Kan testinde toplam kolesterol ve HDL-kolesterol seviyeniz ölçülür.

Kan testi öncesi aç olmanız ya da özel bir şey yapmanız gerekmemektedir.

Testlerin sonucuna göre LDL-kolesterol seviyesinin direkt ölçümü gerekebilir, bu test için aç olmanız gerekir.

LDL-kolesterol seviyesi kalp hastalığı riskinizle ilgili daha fazla bilgi verir ve tedaviyi belirlemede yardımcı olur.

İÇ GENİTAL ORGANLAR

Vajina ; vajina girişiyle başlayıp rahim girişinde son bulan boru şeklinde 8-10 cm lik bir yapıdır.İlişkide penisin girdiği yerdir.Adele yapısındaki bu oluşum,oldukça esnek, içine giren penisin boyutuna göre genişleyip uzayabilen bir yapıya sahiptir.

Zaten ön-arka duvarları birbiri üzerine katlanmış olarak durmaktadır.Bu da doğum esnasında bebeğin başının geçebilmesine müsaade edecek kadar esnemesini sağlar.
Vajina normalde hafif ıslak bir dokudur.Cinsel uyarılma sırasında vajina duvarlarından kayganlaştırıcı sıvılar salgılanır ve böylece penisin vajinaya girişi kolaylaşır.Cinsel uyarıyla vajina duvarları kanla dolup şişer ve penisi sıkı bir eldiven gibi sarar.Bu da cinsel eylemde zevki artıran bir ayrıntıdır.
Ne yazık ki;çok kilolu bebek ve fazla doğum vajinadaki adalelerin gevşemesine ve vajinanın bollaşmasına neden olabilir.
Biraz önce ,vajinanın penisi sıkı bir eldiven gibi sarmasının zevki artıran bir faktör olduğunu söylemiştik. Aynı şekilde bu bollaşmada zevki ortadan kalkmasına neden olabilir.Bu da eşler arasında cinsel problemler çıkmasına ve belki de farklı istekler doğmasına (anal seks gibi) bir etkendir.Ama bu durum sorun yaratacak düzeye varmadan doktorunuza karşı açık olup yardım isterseniz;o size bunun basit ve ufak bir operasyonla düzeltilebileceğini söyleyecektir.

Rahim Ağzı(seviks):Rahim ağzı spermler için,rahime giriş ve bebek için rahimden çıkış kapısıdır.Rahimağzında bazı salgı bezleri bulunur.Bu salgı bezlerinin salgıları,vajinadan rahim içine mikrop girişini engeller.Ayrıca gebeliğe elverişli günlerde, spermlerin girişini kolaylaştırırken,elverişli olmayan günlerde girişi zorlaştıran salgılar üretir.
Normalde bir koni biçiminde ve birkaç milim açıklığında olan bu yapı;doğum esnasında,incelip,yumuşar yaklaşık 10 cm lik bir açıklığa kavuşur ve bebeğin çıkmasına izin verir.
Bu hassas oluşum kadın vücudunda,kanserleşmeye en yatkın bölgedir.Hissiz bir dokuya sahip olduğundan kolay belirti vermez.İç genital organlarının sağlığını takip için her kadın; 6 ayda bir pap-smear denilen tanı testini mutlaka yaptırmalıdır.

Rahim (uterus): Armut biçiminde,ucunda rahim ağzı ,yanlarında fallop tüpleri (yumurtayı ,yumurtalıktan rahime taşıyan kanallar) bulunan,kalın duvarlı,içi boş,mandalina büyüklüğünde yaklaşık 50 -60 gr. ağırlığında bir organdır.
Gebelikte 3 kg.lık içinde taşıyacak kadar büyür.İşlevi doğmamış bebeğin gelişmesini sağlayacak ortamı oluşturmak,bebeği dıştan gelecek darbelerden korumak,doğum esnasında da kasılıp gevşeyerek bebeğin dışarıya çıkmasını sağlamaktır.

Endometrium (rahim iç tabakası): Rahmin içindeki boşluğu kaplayan tabakaya endometrium denir.Normal bir kadında 14-16 günde bir yumurtlama gerçekleşir.Kadının yumurtalıklarında oluşan yumurta,fallop tüplerine geçer ve tüplerin içindeki tüycükler yardımıyla rahme doğru ilerler.Bu şekilde ilerlemeye devam eden yumurta hücresinin ömrü 12-24 saattir.Bu süre içinde uygun şartlar oluşur ve yumurta spermle karşılaşırsa döllenme gerçekleşir. Döllenme gerçekleşip ve gebelik oluştuğunda, döllenmiş yumurta endometriuma yapışır ve endometrium bu döllenmiş yumurtanın beslenip büyümesine aracı olur.
Ama eğer döllenme gerçekleşmez ise;endometrium tabakası 14 gün içinde dökülür ve rahim ağzından geçip, vajina yoluyla atılır.Biz buna adet kanaması deriz.Bu dökülme ile atılan endometrium yerine yenisi yapılır.

Kadının üretken çağı sürdüğü sürece,gebelik olmazsa bu olay her ay tekrarlanır.

FallopTüpleri:Yumurtalıklarla rahim arasındaki yumurta taşıyıcı kanaldır.Bu tüpler ; kadının yumurtalığında yapılan yumurta ile erkeğin boşalması ile vajinaya atılan spermin randevu yeridir.Sperm ve yumurta buluşması sağlıklı bir şekilde gerçekleşir ve yumurta döllenirse,döllenmiş yumurta da bu tüpler vasıtası ile rahim içine taşınarak oraya yerleşir.
Çok ince ve hassas bir yapısı vardır, 10-20 santimetre boyundadırlar,rahmin sağında ve solunda iki adet bulunurlar,içlerine titreyici tüycükler bulunur ve bunların hareketi ile yumurta taşınır.Uçlarında şaçaklı dokuları, yumurtanın tüpten içeri alınması içindir.
Uzun süren iltabi olaylar bu tüplerde tıkanma meydana getirerek gebe kalmaya mani olabilir.Tüp bağlanması denilen doğum kontrol yöntemi de bu oluşumda , bir yerin kesilip bağlanması ile gerçekleştirilir ,böylece sperm yumurtaya ulaşamaz.
Yumurtalıklar:Rahmin her iki yanında yer alan , ceviz büyüklüğünde organlardır.İki görevi vardır:birincisi spermin döllemesi için gerekli olan yumurtayı üretir.İkinci görevi ise kadınlık hormonlarını üretmektir.

Penis küçüklüğü

Penis Küçüklüğü


Aileler için çocuklarının cinsiyeti kadar, cinsiyetlerine uygun fonksiyonlara sahip olması da önemlidir. Hem cinsel fonksiyon hem de üreme için cinsel organların yeterli olması yanında cinsiyet hormonlarının da normal olması gereklidir. Bu hormonlar gebeliğin ilk haftalarından başlayarak cinsel farklılaşmayı ve cinsel organların yeterli olmasını sağlarlar. Erkek çocukların cinsel organlarına daha çok dikkat gösterilir, çünkü hep göz önündedirler. Penis büyüklüğü çoğu zaman ?muzır? bir merak konusu olsa da ?küçük penis? her zaman ailelerde endişe uyandırır. Penis küçüklüğü hem ileride yol açabileceği sorunlar hem de bazı önemli tıbbi sorunların göstergesi olabileceği için dikkatle değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bu yazıda soru ve cevaplarla penis küçüklüğü üzerinde durulacaktır


Çocuklarda penis gelişimi nasıl olmaktadır?
Penis dış genital yapıların farklılaşmasına paralel olarak gebeliğin 8-16 haftaları arasında gelişmektedir. Penis gelişmesinde testesteron ve dihidrotestesteron isimli iki erkeklik hormonunun rolü vardır. Bu iki hormon gebeliğin son üç ayından bebekliğin ilk altı ayına kadar penis büyümesini sağlarlar. Bu nedenle penisin normal büyüklüğe erişmesi için anne karnında bebeğin salgıladığı hormonların yeterli olması gereklidir. Genel olarak 6. ay ile ergenliğin başlangıcı arasında penis büyümesi yavaştır ve ergenlikle birlikte artan erkeklik hormonlarının etkisiyle erişkin boyutlarına erişir. Penis büyümesi için hormonlar kadar bu hormonlara cevap veren dokuların da normal olmasına ihtiyacı vardır. Erkeklik hormonları penis büyümesi yanında cinsel istek (libido) ve penisin dikleşmesi (ereksiyon) için de gereklidir.


Penis küçüklüğü nasıl anlaşılır?
Penis boyu gerdirilmek suretiyle ve kökü ile ucu arasındaki mesafe ölçülerek değerlendirilir. Bazen penis genital bölgedeki yağ dokusu içine ?gömülü?dür. Bu durumda penis uzunluğunun daha dikkatli değerlendirilmesi gereklidir. Yenidoğan bir bebekte penis boyu 1.9 cm?den küçükse önemli bir sorun var demektir ve mutlaka ileri inceleme yapılmasına ihtiyaç vardır. Değişik yaşlardaki ortalama ve en küçük penis boyları aşağıdaki tabloda verilmiştir. Bir çocuğun penis boyu kendi yaşına uyan en küçük penis boyundan kısa ise penis küçüklüğü var demektir.

Anne ve babalar yenidoğan döneminden itibaren bebeklerin genital yapılarıyla ilgilenmelidirler. Aile bebeğinin penisinin küçük olduğunu düşünüyorsa mutlaka çocuk endokrinolojisi bulunan bir merkeze götürmelidir.

Penis küçüklüğünün nedenleri nelerdir ve bu çocuklara nasıl yaklaşılmalıdır ?
Penis küçüklüğü ya tek başına ya da dış genital yapılarda genel bir bozukluk ile birlikte meydana gelir. Her iki durumda cinsel gelişmeyi sağlayan hormonlarda veya penisi meydana getiren dokularda bir yetersizlik söz konusudur. Penis küçüklüğü ile birlikte testislerin yerinde olmaması anne karnında bebeğe ait hormonlarda bir yetersizlik olduğunu akla getirmelidir. Penis küçüklüğü ile birlikte bebeğin cinsel görünümünün belirsiz olması acil değerlendirmeyi gerektiren bir sorundur. Penis küçüklüğü bazı sendromların veya büyüme hormonu eksikliğinin bir sonucu da olabilir. Penis küçüklüğü vakalarının bir kısmında ise bir neden bulunamamaktadır.

Penis küçüklüğü olan çocuklarda en önemli konu penis boyunun erişkin yaşta cinsel ilişki için yeterli olup olmayacağıdır. Bu nedenle yenidoğan döneminden itibaren hem testislerinin fonksiyonunun hem de penis dokusunun hormonlara cevabının ne durumda olduğunu göstermek için bir dizi inceleme yapılmalıdır. Penisi çok küçük ve erkeklik hormonuna cevap vermeyen çocukların cinsel kimliklerinin yeniden değerlendirilmesi gereklidir. Düşük doz erkeklik hormonu ile penis büyümesi sağlanan ve başka sorunu olmayan çocukları ergenlik dönemi sonuna kadar izlemek ve nedene göre tedavi planlamak gereklidir. Hem tanı hem de tedavi ile ilgili girişimlerinin çocuk endokrinolojisi ünitelerinde yapılmasına özen gösterilmelidir.

Hazırlayan:Prof. Dr. Şükrü Hatun
Kocaeli Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı - Endokrinoloji ve Diyabet Bilim Dalı

ÖMRÜ UZATAN YİYECEKLER

Uzmanlara göre brokoli, portakal, yulaf, domates, somon balığı, bezelye, ceviz, çay üzümü, yoğurt, bal kabağı, soya fasulyesi, hindi, ıspanak ve çayı haftada en az 4 kez tüketmek estetik gençleşmeyle eş değerde, ayrıca sağlıklı ve uzun bir ömür sağlıyor.


"Süper Yiyecekler" olarak adlandırılan 14 temel besin ürünü Californialı bir doktor tarafından daha önce hastalarına önerilmişti. Avustralyalı doktor ve alternatif tıp uzmanlarının da önerdikleri bu 14 yiyecekten brokolinin göğüs ve prostat kanserlerine, portakalın da C vitamini deposu olmasıyla tüm kanserlere karşı koruyucu özelliği bulunuyor. Yulaf ise kan basıncını dengeleme ve kilo almayı durdurma özelliği ile öneriliyor. Böğürtlen olarak da bilinen çay üzümü, soya fasulyesi, ıspanak, yeşil veya siyah çay, hindi eti, ceviz ve yoğurt ise yoğun vitamin içerdikleri için özellikle yaşlı kişilerin sağlıklı ve dinç olmalarını sağlıyor.


Avustralyalı Plastik Cerrah Dr. Steve Pratt, yaklaşık 20 yıldır, yaptığı güzellik operasyonlarından sonra bu yiyeceklerin yer aldığı bir diyeti hastalarına verdiğini belirterek, hepsinin periyodik olarak yenmesiyle birçok sağlık sorununun kolaylıkla çözüme kavuşacağını ve derinin gençleşeceğini öne sürdü. Pratt, bu 14 ayrı yiyecekten her birinin haftada en az 4 kez yenilmesi gerektiğini söyledi.


Eternal Health adlı kitabın yazarı Dr. Michael Elstein ise "Hindi etinin neden yaşlılığı önlediğini çözemedim. Fakat beyaz et vejeteryan olmayanlar için oldukça sağlıklı" dedi. Bu yiyeceklerin anti-oksidan içerdiği için vücut sisteminin hastalıklarla savaşında yardımcı olduğunu ifade eden Elstein, "Yaşlandıkça göğüs ve prostat kanseri riski artar. Önlemenin tek yolu da yüksek oranda anti-oksidan içeren ve zengin vitamine sahip olan bu yiyecekleri tüketmektir" dedi.


Ispanak ve ceviz kolesterolü düşürmek için önerilirken, yeşil çayın yağları yakmak ve yetişkinlerde obeziteyi önlemek için ideal olduğu savunuldu. Omega 3 yağı içeren somon balığının ise kalp krizini önleme ve beyin hücrelerinin çalıştırılması ile depresyona karşı birebir olduğu öne sürüldü. Özellikle yaşlıların ıspanak yemekten vazgeçmemeleri gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, ıspanağın gözün görme yeteneğini geliştirdiğini ve karaciğere yardımcı olduğunu kaydetti.


Estetik ameliyatların insanları genç gösterdiğini fakat genç hissettiremediğini savunan uzman doktorlar, "Vücut sağlıksızsa, genç görünmenin bir önemi ve faydası yok" diye konuştu.

KADINLARDA SEKS HORMONLARI

Genelde kadınların hormonlarla ilgili bilgisi, menopoz dönemine gelinceye kadar oldukça eksik kalıyor. Erken yaşlarda hormonların işlevleri hakkında bilinçlenmek ise, kadının genç kalmasını sağlıyor.

20 Lİ YAŞLAR

Ergenlik çağındaki bir genç kızın östrojen artışıyla, göğüsleri büyür, kalçaları belirginleşir, erojen bölgelerinde tüylenme olur. Adet gördükten sonra her ay yumurtalıklar yumurta hücresi üretir. Yirmili yaşlara gelindiğinde östrojen ve progesteron hormonları, beyinle 25 yıl kadar sürecek bir işbirliğine girerler. Her ay adet gününden iki hafta önce yumurtalıklar artan miktarda östrojen hormonu salgılar. Östrojen miktarındaki bu artış aynı zamanda ruh halini de etkiler, araştırmalar östrojenin yükseldiği günlerde kadınların daha asabi, alıngan ve saldırgan olduğunu, azaldığı günlerde ise kendilerini daha iyimser, mutlu ve sağlıklı hissettiklerini gösteriyor. 14 gün sonra ise her bir yumurtalıktan bir yumurta hücresi rahime bırakılır. Bu günlerde progestoren miktarı artarken östrojen miktarı tekrar azalmaya başlar.

ÖSTROJEN SALDIRGAN YAPIYOR

Östrojen hormonu, vajinanın nemli ve kaygan olmasını sağlayarak kadını cinsel ilişkiye hazırlayan bir hormon. Dahası, ilişki sırasında kadının vajina duvarındaki damarlara daha fazla kan dolmasını sağlayarak , kadının uyarılmasını, ilişkiden zevk almasını sağlıyor. Kadınların cinsel isteğini artıranlar, testesteron hormonu ve her ay yumurtalıklar ve böbreküstü bezleri tarafından salgılanan testesteron (erkeklik) hormonu. Testesteron seviyeleri yumurtalama sürecinde yükselirken, araştırmalar bu dönemde kadınların cinsel isteğinin arttığını gösteriyor. Psikologlar insanın cinsel dürtülerinin oldukça karmaşık olduğunu, cinsel arzuların hormonlar dahil pek çok faktöre bağlı olarak artabileceğini söylüyorlar. Duyguların yoğunluğu, maddi sorunlar , eşlerin birbirlerine anlayışlı olup olmaması da cinsel arzuyu belirliyen etkenlerden.

ADET DÖNEMİ TUZU, KAFEİNİ KESİN

Kadınların hemen hemen % 90 ı adet öncesi dönemde göğüslerde gerginlik, vücutta şişkinlik, aşırı yeme, başağrıları, tahammülsüzlük gibi durumlarla karşı karşıya kalıyorlar. Kadınların % 20 lik bir kısmı ise adet dönemini ağrılı bir şekilde geçiriyor. Araştırmalar adet öncesi dönemdeki semptomların , kadının sex hormonları üzerinde rol oynamasına karşın, bu etkilerin hamilelik ve menopoz dönemindeki kadar yoğun olmadığını gösteriyor. Bazı uzmanlar sex hormonlarının, adet dönemi öncesi rahatsızlıklarından çok, depresyon ve tiroid bozukluklarına bağlı olarak etkilendiğini iddia ediyorlar. Eğer her ay adet öncesi rahatsızlıklarınız fazla ise, bu dönemde tuzu, şekeri ve kafeinli içecekleri kesin. Alkolden kaçının, daha sık ve azar azar yemek yiyin. Ağır, yağlı yiyecekler yerine hafif, sebzeli yemekleri tercih edin. Ayrıca bugünlerdeki stresinizi azaltmaya, her gün yapacağınız yarım saatlik bir jimnastik de yardımcı olacaktır.

SPERMLER 3 GÜN YAŞAYABİLİYOR

Henüz yirmili yaşlarda iken kadınların % 90 ı herhangi bir tedaviye ihtiyaç duymadan, doğal yollarla çocuk sahibi olabiliyor. Yumurtalıklardan her ay salınan yumurta hücresi, sağlıklı bir sperm hücresiyle, ilişkiden sonraki 10-12 saat içerisinde kolayca döllebilir. Sperm hücrelerinin kadın vücudunda canlı kalma süresi 3 gün kadar, bu aynı zamanda, ilişkiden sonraki 2 gün içinde ,kadının hamile kalma şansının devam ettiğini gösterir. Eğer düzenli bir sex hayatınız yoksa, ve de adet döneminizin tam ortasındaki yumurtalama tarihinizi belirlemek istiyorsanız, ovulasyon belirtici araçlardan kullanabilirsiniz. Vücut ısısının günlere göre değişimini ölçen bu aletlerle, vücuttaki ısının en çok yükseldiği gün olan yumurtalama günlerinizi takip edebilirsiniz.

30 LU YAŞLAR

Hayatın en yoğun tempolu yaşandığı 30 lu yaşlarda , vücut daha fazla yorulmaya başlar ve buna bağlı olarak sex hormonları da düzensiz salgılanmaya başlar. Örneğin adet öncesi dönem bazı kadınlar için, 20 li yaşlarda ağrısız geçerken, 30 lu yaşlara gelindiğinde fazla stresli bir iş veya ev hayatı yüzünden, ağrılı geçebilir. Bu dönemde her zamankinden daha fazla sağlıklı olmaya, düzenli beslenmeye ve egzersiz yapmaya ihtiyacınız vardır. Bu yaşlarda cinsel arzularınız testesteron hormonunun kontrolü altında olmasına rağmen, östrojen cinsel ilişki sırasında kadının en çok ihtiyaç duyduğu hormondur. Bu yaşlarda kadınlar cinselliği doyasıya ve özgürce yaşamanın tadına varırlar, düzenli bir sex hayatları vardır. İstatistikler haftada bir cinsel ilişkide bulunan kadınların kandaki östrojen seviyelerinin yükseldiğini gösteriyor. Bu durumun da, kalp- damar dolaşım sistemini düzene sokmaktan tutun da ,baş ağrılarının giderilmesine kadar pek çok faydası bulunuyor.

30 lu yaşların ortalarından sonlarına doğru hormonların düzensizleşmesi nedeniyle, adet dönemi öncesi sıkıntıları artar. Başağrıları, sinirlilik , huzursuzluk ve tahammülsüzlük gitgide artan dozajlarda görülmeye başlar. Migreni bulunan kadınların % 60 ı bu dönemde migren krizine tutuluyorlar.

Başağrılarından şikayetçiyseniz bu dönemde alkol almamaya dikkat etmelisiniz. Bazı kadınlarda, adet dönemi baş ağrılarını önlemede, östrojen ve doğum kontrol hapları faydalı olabiliyor.

40 LI YAŞLAR

35 yaşından 40 lı yılların başlarına kadar kadınlar sex hayatlarının doruğunu yaşarlar. Ancak 40 yaşından itibaren , menopoz öncesi dönemine girilmesiyle hormonlarda hızlı bir değişim olur. Bu hızlı değişimle östrojen hormonu azalır, ateş basması, terleme, geceleri uyuyamama kadınların sık sık şikayet ettiği durumlardır. Adet zamanları düzensizleşmeye başlar. Bazı aylar yumurtalıklardan yumurta salınmaz ve sonunda kadınlar adetten kesilir. Adetten kesildikten yaklaşık 1 yıl sonra da kadınlar menopoza girerler. Artık yumurtalıklardan projestoren ve östrojen üretilmemeye başlar.

Östrojen hormonunun azalması kadınların sex arzusunun tamamen kaybolmasına neden olmaz, hatta çoğu kadında yumurtalıklar, sex arzusunun en büyük kamçılayıcısı olan testesteronu üretmeye devam eder. Araştırmalar kadınların menopoz öncesi dönemde , sexe olan arzularının, eşleriyle bir problem yaşamadıkça aynen devam ettiğini gösteriyor. Ancak östrojen üretiminin durmasıyla birlikte, kadının vajinal duvarları kurulaşır, elastikiyetini kaybeder ki bu da, sexi kadın için zor ve acılı bir hale getirir. Günümüzde üretilen östrojen kremleri bu soruna çözüm getiriyor gibi görünsede, doktorlar her kadının vajinal emme kapasitesi farklı olduğu için, ne kadar östrojenin kan dolaşımına katılacağı konusunda hemfikir olamıyorlar.

Hormon Takviyesi

Menopozdan sonra kadınların yumurtalıkları östrojen üretemez hale gelir, artık kadının tek doğal östrojen kaynağı yağ hücrelerindeki adrenal bezleridir. Fazla kilolu olmak genel sağlık için zararlı olmasına rağmen , bir diğer gerçek kilolu kadınların, menopoz sonrası rahatsızlıklardan en az şikayetçi olduğudur. Östrojen kaybıyla vajina kuruluğunu ve elastikiyetini kaybetmenin yanısıra, idrar yollarının enfeksiyona yatkınlığı da artar. Bunların yanında östrojen azalması kalp hastalıkları riskini arttırır ve kemik erimesini hızlandırır. Pek çok doktor günümüzde, kadınlara östrojen hormonu takviyesini tavsiye ediyor. Ancak tıp dünyasında östrojen ve progestorenin etkileri tam olarak kanıtlanmış değil. Örneğin progestoren hormonu östrojenle birlikte alındığında rahim kanserini önler mi, veya tam tersi ikisi birlikte alındığında göğüs kanseri riskini arttırır mı, ya da östrojen takviyesi kalp hastalıklarını önler mi, gibi sorular halen gündemde.

Bu sorular halen gündemde ola dursun, bir başka gerçek var ki, o da kadınların menopozdan sonra 20-30 yıl kadar daha yaşadıkları. Durum böyle iken , sex hormonları takviyesi konusunda karar verebilmek için yapılacak en doğru şey araştırmaların bir an önce sonuçlanmasını beklemek.

HORMONLARINIZ YOLDAN ÇIKARSA

Yetişkin bir kadının sex hormonları, her ay sistemli bir şekilde salgılanır. Ancak fizyolojik ve psikolojik nedenlerden dolayı hormonlarınız dengesiz salgılanabilir. İşte bu zamanlarda neler oluyor gelin görelim ;

• Yüzde aşırı kıllanma, sivilceler, düzensiz adet görme ve hamile kalamama durumu androjenlerin fazla miktarda çalıştığının göstergesidir.

• Normalde her ay rahim etrafını çevreleyen zar dokusu, beyinden gelen hormonal sinyallerle faaliyete geçer. Hormonlardaki değişimler, rahim zarının iltihaplanmasına neden olabilir.

• Östrojen hormonunun uzun süre ile vücutta faaliyet göstermesi, göğüs kanserine davetiye çıkarabilir. Araştırmalar 12 yaşından önce adet görmeye başlayan, menopoza 50 lili yaşlardan sonra giren, geç doğum yapan veya hiç doğurmayan kadınların, vücutlarında uzun müddet östrojen salgılanması nedeniyle, göğüs kanseri risk grubuna dahil olduğunu gösteriyor.

• Depresyon, hızlı kilo verdiren rejimler, tiroid bozuklukları hormon dengenizi bozar. Hormon dengesi bozulan kadınlar düzensiz adet görmeye başlar. Böyle zamanlarda her ay düzenli olarak vücut dışarısına atılmayı bekleyen kan, menstural kanama olmayınca, yumurtalıklardaki ufak keseciklere dolar. Bunun sonucu polikistik over sendromu denilen, yumurtalık kistleri oluşur.